Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘tess gerritsen’


English: A Publicity shot of Tess Gerritsen

Image via Wikipedia

Tess Gerritsen’le imza gününde tanıştıktan sonra  ilgi alanım edebiyattan farklı konulara kaydı. Yıllardır istediğim o akademik okumalara başladım sanırım ama çok farklı konularda ve anlamlarda. Damla damla bir şeylerin biriktiğini hissediyorum içimde, zamanla etkisi görülecek şeyler ama çoook fazla keyif alıyorum, okuduklarımdan dolayı çok mutluyum. Bu kadar ağır okumanın yanında İskender Pala’nın ŞahSultan’ını da okuyordum, tabii ağır okumaların yanında bu kitap yordu beni biraz. İskender Pala’nın o güzel anlatımında, kelimeler içinde yüzerken kaybolamadım. Kaybolmak istiyordum halbuki… Ben de normalde hiç yapmadığım bir şey yapıp kitaba ara verdim. Daha sonra tekrar başlayacağım. Ama araya tekrar bir şeyler sıkıştıramadan da duramadım. Kitaplıktan hariç , tv ünitemde yakın zamanda okumak istediğim kitapları ayırdığım bir raf vardı. Orada Bıçak sırtı’yla bakıştık, biraz, aldım sırtını okşadım kitabın, kapağını açıp kırmızı karton üzerindeki imzaya bakıp, tekrar yerine koydum. Çünkü evde çok daha öncesinden sırasını bekleyen Gece Nöbeti vardı. Esra, dedim, Bıçak Sırtı’nı (ki bu kelime grubuna bayılırım nedense) okumak istiyorsan önce Gece Nöbeti’ni bitir!:)

Tekrar bir gerilim romanının içine çekiliyorum, okuduğum onca güzel şeye rağmen gerilim okumak beni ekstar mutlu ediyor. Mesele nedir, kim katildir, bu sefer cinayetler hangi yöntemle işleniyor derken, bir bakıyorum ki sayfalar bana haber vermeden akıp gitmiş. Öylesine sürükleyici oluyor. Okumanın güzel taraflarından biri de bu sanırım, zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyorsun ama artık bıraktığında da zamanını dolu dolu harcamanın tatminini de yaşıyorsun..

Karton kapakta basılan kitapları çantada taşıması zor oluyor diye pek sevmiyordum ama bunu okuması ayrı bir keyifli oldu. Çocukluğumda evde bulunan kitaplar gibi… kitaplarla ayrı bir bağ kuruyorum sanırım.

Henüz ilk cinayet bile işlenmemişken benden bir şeyler duyacağınızı sandıysanız yanıldınız!: Bunun için asıl yazıyı beklemeniz gerekmekte:)

Reklamlar

Read Full Post »


Kasım ayı sahiden kasım kasım kasıldığım bir ay, son bir kaç senemi düşününce hele en zor aylarımın gercekten Kasım aylarına denk geldiğine kanaat ettim. Sanırım senenin sonuna doğru hayatimi tekrar tekrar gözden geçirdiğimden ya da zamanın cildiriciligina sabredemedigimden…

Neyse ki Kasım ayında guzel seyler de oluyor. Tum zorluklarina rağmen hayatımı güzelleştirmeye çalıştım. İki senenin oncesini düşündükce hala hayattaysam bir anlamı olmalı dedim ve uzun süredir aklımdan gecen bir seyi yaptım: kapandım. Karar verme aşaması zor oldu aslında ama iyi ki de olmus. Simdi cok mutluyum. Allah daim etsin insallah.

Bunun haricinde bir de Kasım’da malumunuz TÜYAP kitap fuarı gerçekleşti. Ben size etkinlikleri oncesinden haber verebilen etkin bir blogger değilim maalesef. Genelde o etkinliklere katıldıktan sonra bazı bazı yazılar yazabiliyorum. İyice nadasa bıraktım. İnsallah dönüşüm muhteşem olacak 🙂

Kitap Fuar’ını onceden bildirip hatta yazarlar hakkında yazılarla da katkıda bulunmak isterdim ama yoğunlukların arasında su telefoncagizi sadece ve sadece çalar saat olarak kullandığım dönemler oldugundan yetişemedim. Kasım ayının en guzel tarafı ise kitap fuarına uzun zamandır severek okuduğum Tess Gerritsen’in katılacak olmasıydı. Hem de İskender Pala ile aynı günde! Hemen planlar yapıldı. Açıkcası ben hayatımda hic imza gunüne gitmemiştim ve gitmeyi de düşünmüyordum. Bir yazar hakkında hayal kırıklığına uğramak hoş olmayabilir. Ama Tess Gerritsen ve İskender Pala var isin icinde diyerek kolları sivadim.

Fuara vardığımızda ummadığım bir kalabalıkla karşılaştım. Evi fuara yakın biri olarak zaten metrobüs çalısmasının bitmeyen trafik çilesinin ustune fuar trafiğinin de eklendiğinin farkındaydim ama hic böylesine bir kalabalıkla karşılaşacağımı düşünmemiştim. Ortalık kitap okuru kayniyordu! İnsanların arasından sıyrılabildigimiz kadar hızlı bir sekilde Marti yayinevinin yolunu tuttuk ve son kitabı olan Bıçak Sırtı’ni alir almaz imza salonuna geçip coktan oluşmuş olan kuyruğun bir yerine kendimizi attık. Yerimizi alir almaz da kuyruğun ortasında buluverdik kendimizi. İnsanlar o kadar hızlı toplanıyorlardi!

Sonunda Tess Gerritsen geldi ve inanılmaz güleryüzlu, sempatik ve bizi gördüğüne şaşkındi. Kuyrukta o kadar saat beklediğimize değecek diye düşündüm onu gördüğümde. Biz daha onun fotograflarını çekemeden o bizim fotografımızı çekti. Bu kadar kalabalık olmamızı beklemiyormuş anlasilan:))

Sıra bize yaklaştıkça kendisinin aynı zamanda cok nazik olduğunu da ogrenmis olduk. Her okura ayrı ayrı teşekkür etti, hepsiyle fotograf çektirmek icin ayağa kalktı; zerre kibir yoktu. Ne yalan söyleyeyim sıra bize geldiginde heyecanlandigimi fark ettim:) Kitabımı imzalarken yazdıklarından dolayı kendisini cok takdir ettigimi soyledim. Ne de olsa gerilimi okuması kolay ama yazması zordur! O da bize teşekkür etti bu kadar uzun süre beklediğimiz icin. Hic boyle geçmesini beklemiyordum. Artık daha cok sevdiğim, kanlı canlı bir yazar var karşımda kendisini düşününce. Biraz dinlenir dinlenmez İskender Pala’yi aramaya koyulduk ama kalabalığın icinde hareket etmek pek bir zordu. Ayrıca kitap ilgisinden daha cok tüketim çılgınlığının fuara yansımasını gordum diyebilirim. İnsanlar telefonda kac kisiyi gördüklerini sayıyorlardı… Bunun senin su anda yaptığından pek bir farkı yok diyeceksiniz belki ama oyle degil iste fuarda gercekten bir sürü yazar vardi ve ben size gördüklerimin listesini çıkarmadım, sadece ilgimi çeken yazarlarla olan maceralarımdan bahsediyorum:)

İskender Pala’yi ziyaret ise cok meşakkatli oldu. İmza salonunu bulamayınca standına gidelim oradan ogreniriz dedik ama Kapı yayınlarının standına yaklaşmak ne mümkün! Oyle bir kalabalık var ki imza gunu orada yapılacak sandik. Önümüzdeki kizlar da bulamamışlar bizim gibi onlar sorarken öğrendik, kizlar peki İskender bey geldi mı diye sordular oradaki görevli, geldi hatta tam arkanızda dediğinde onlar daha donemeden ben dondum ve selamlastik ama benim söyleyeceğim cok şey vardi! Ama yaninda bir suru de insan vardi ve ben hic bir sey söyleyemedim! Hem bu kalabalıkta vaktini almak istemedim hem de oyle ayak üstü degildi konuşacaklarım:) Yapamadım iste. Üstelik hafta ici düşündüklerimin bir kısmını kendisine mail olarak göndermiş olsam da kendisinden beni edebi olarak egitmesini alalede bir sekilde
söylemek hic hoş olmayacaktı. Kısmet değilmiş dedim ve imza salonuna geçtik geçmemizle kendimizi kaybetmemiz bir oldu diyebilirim cunku bası sonu olmayan bir kuyrukla karşılaştık. İskender Pala’ya ve kendimize daha fazla eziyet etmemek adına o kuyruğa girmedik ama sonradan öğrendim ki zaten cok yorucu olmus o kadar kitabı imzalamak.

Eve döndüğümüzde Bıçak Sırtı’ ni elime aldığımda mutluluk duydum. Cok guzel bir hatıra oldu ayrıca başka sevdiğim yazarlarin da imza gunüne katılacağım bundan sonra. Hafta ici de Tess Gerritsen’in kendi blogunda bizden bahsetmiş olduğunu gordum hatta çektiği fotografın bir yerlerinde ben de varım, okudukça mutlu oldugum bir yazı yazmış.

20111126-105014.jpg

Bu aynı zamanda yayınlayacağım tek kapalı fotografım sanırım.

Aşağıda da Tess Gerritsen kitap imzalarken.

20111126-105044.jpg

Kitap fuarı gercekten gençlerle kaynıyor . Esim trafiği görünce Türkiye’de gercekten bu kadar kitap okuru var mı demişti. Evet, evet var:) Artık eskisi gibi degil.

Yalnız ilk defa bir fuardan elimde poşetlere donmedim. Cok az kitap aldim. Evde hala okuyamadığım kitapları hatırladıkta evdekileri bitirmeden yenilerini almanın uygun olmayacağını düşündüm. Size hepsinden bahsedemesem de okuyorum ya okudukça mutlu oluyorum ya o bana yeter:)

Read Full Post »


Tess gerritsen’i ne kadar severek okuduğumu, yazdıklarını ve yazmak icin feda ettiklerini ne kadar takdir ettigimi de azıcık blogumu kurcalayacan bilir. Arkadaslarıma kitap önerirken bile tip kariyerini yarıda bırakmasından başlayıp konuyu oyle kitaplarına getiriyorum. Tamam, kabul; kitaplar konusunda bazen sıkıcı olabiliyorum ama ne yapabilirim kitaplardan bahsederken yüzüm gülüyor. 🙂 İnsan her zaman sevdiği seyleri yapmalı, ben de ucundan kıyısından da olsa sevdiğim seyi bu blogum amacıyla yapıyorum… Haa bir de fotograflarım var.

Neredeyse her romanını okumaya çalıştığım bir yazarın son romanlarından birini kitapçılarda görünce büyük bir iştahla saldırdım ve Ekim basında bitirme fırsatını buldum. Okumak ve onların hakkında yazmak benim icin cok büyük bir keyif olsa da hemen yazamıyorum ya da taslaklarda bekleyen diger yazılarımın üstünde çalışıyorum.

Tip kariyeri Tess Gerritsen’e cok şey kazandırmıştır eminim ama benim gibi detay mantıklarına okurken cok büyük keyif aldirdigini düşünüyorum. Bence o polisiye gerilim türünün en iyi yazarlarından. Belki saf edebiyat severler kendisini o kadar da sevmeyecekler ama bence icinde anlatım bozuklukları bulunan bir sürü kitap yazmış bir cok yazarın yazdıklariyla karşılaştırıldığında eger acımasız yorumları varsa o kadar da acımasız olamacaklar bence.

House MD seyretmeye başladığımdan beri de tıbbi konularla ilgili olan her seyi daha cok seviyorum. Zaman zaman bu kendi kendime teşhis koymama sebep olabilse de 🙂
Ancak bu kitapla birlikte arkeolojiye olan ilgim bir tık arttı.

Bu sefer ki katilimiz gecmisten gunumuze firlamis gibi: kurbanlarini mumyalayarak dedektifimizin karsisina cikariyor ama aslinda karsisina cikmak istedigi kisi başka. Amacına tam olarak ulaşamasa da sonunda istediğini yapiyor. Sonunda ise tum bu olayların yaşanmasında parmağı olan kisiyi dedektif Rizzoli tabii ki yakalıyor. Kitapta olan olaylardan bahsetmek istemiyorum ama bu kadarla cok bile bilgi verdim. Dua edin katilin usak olmadıgını söylemedim!

Bence gerilim zor bir tür. Ne kadar küçümsesek bile yazması hic de o kadar kolay degil. Ardında olan emegi göz ardı etmemek lazım. O yuzden bir gun ortaya bir kitap çıkarabildigimde bunun ne üzerine olacagini tahmin etmekte zorlansam bile gerilim yazmak isterdim. Hatta bir kac gerilim öykümü Gani Mujde’ye gönderdiğimde oldukça beğenmişti: cevap olarak yazdığı maili hala saklarım ve aklima geldikçe kendime gururlanmama sebep olur.

20111015-234639.jpg

Read Full Post »


Stefan Zweig‘in Clarissa‘sı altını üstünü renkli kalemlerle çizdiğim bir kitap oldu, detaylarını başka yazıda anlatırım. Ama bu kitaptan sonra Adalet Ağaoğlu‘nun Fikrimin İnce Gülü’ne hemen başlamak istedim. Bir kaç sayfasını okumuş olsam da bir ara vermek istedim. Kısa bir nefes alma gibi olmalı diye düşündüm. Artık kitaplarımın tümünü göremediğim kitaplığımın önüne geçince bir kaç git gelden sonra gözüm Simon Beckett‘in Ölümün Kimyası’na takıldı.

 

Bilenler bilir Tess Gerritsen bence gerilim romanının duayenlerinden biridir,hele o tıbbi detaylar. Kendisi benim için özel bir yazardır, hele tıp kariyerini yazarlık için bırakması ona dair ayrı bir detaydır. Beni gerilim yazmaya daha çok heveslendirmesinin yanı sıra, tıbbi alt yapısından dolayı anlatılan detayların kurgu olmaması insanın ağzını sulandırır. Konumuz Tess Gerritsen değil dediğinizi duyar gibi oldum. İşin özü şu ki, kitabın kapağında “Bu yıl okuduğum en iyi gerilim romanı” yazıyordu ve bunu söyleyen Tess Gerritsen’di. Biliyorum, bu tavsiye yazıları her zaman gerçeği yansıtmıyor, çoğu nezaketen yazılmış oluyor. Ama bu sefer ki gerçek çıktı!

Simon Beckett, biz gerilim romanı severler için 3 kitaplık bir seri yazmış ve bu daha ilk kitaptı. Ölümün Kimyası ne yapacağını şaşırmış bir adamın, geçmişinden biraz da kendinden kaçmak için Manham adlı, şehirden uzak bir kasabaya pratisyen hekim olarak yerleşmesiyle başlar. Orada yaşadığı 3 sene sonunda kendini oralı sayan kahramanımız, Dr. David Hunter bunun doğru kasabada ardı ardına işlenen cinayetlerle keşfeder. Doktorumuzun kimsenin bilmediği bir sırrı vardır, o da aslında uzman, aranılan bir antropolog olmasıdır.

Heyecanını kaçırmamak için kendimi tutup; devamını anlatmıyorum, ama katili hep tahmin ederim diyenlerdenseniz, bu sefer biraz yanılacağınızı tahmin ediyorum. En azından ben yanıldım!

Serinin ilk kitabı İthaki Yayınları’ndan Kasım 2010’da yayınlandı. Devam kitapları da yakın yayınlanacağa benziyor.

Bu hafta sonu o yorgunluğum arasında, hafta sonunun yarısını uyuyarak geçirmeme rağmen iki günde kitabı bitirmiş olduğumu söylersem, ne kadar sürükleyici olduğunu da tahin etmiş olursunuz.

Ben o bahsettiğim arayı vermiş oldum, bir nefes aldım. Darısı diğer kronik yorgunların başına.

 

Read Full Post »


Mucize, Türk Dil Kurumu’na göre insanın aklının alamayacağı olay demek. Peki, size göre mucize ne demek? Rusya’da beş katlı bir binanın tepesinden kar yığınlarının üstüne atlayanların yaralanmaması mı? Ya da vücudunuzdaki oldukça iri bir kanser hücresinden basit bir ameliyatla, diğer organlarınıza sıçramadan kurtulmanız, hatta hayatınızın geri kalanını kemoterapiyle geçirmek yerine normal bir şekilde devam etmeniz mi? Bunlar belki de mucize diyebileceğiniz şeylerden biri değil… Ya da kafatasınızın içine giren, hatta tam olarak beyninizin sol lobundan bir kısmına hasar veren ve gözünüzün akmasını sağlayan bir demir çubuğa rağmen yaşamanız mı?

Phineas Gage, hayatının son zamanlarını sirklerde artık yerinde olmayan sol gözüyle ve beynine saplanmış olan o demir çubukla geçimini sağlıyordu ve “ Mucize Adam” olarak anılıyordu.

Yukarıda saydıklarımın sonuncusu hariç hiç biri belki de gerçek mucize sayılmaz. Ama onun ki bir mucizeydi…

Mucize Adam, Phineas Gage, sirklerde ucube olarak çalışıyordu, insanlara kafatasına saplanan, beyninin sol korteksini parçalayan o demir çubuğu gösterip buna rağmen yaşadım, yaşıyorum diyordu ve anlatıyordu tüm detayları.

Bir demir yolu işçisiydi, sıradan belki de mutlu bir hayatı vardı. Çevresi tarafından sevilen bir insandı. Vermont’ta demiryollarında çalışıyordu. İşi; tren yollarının yapımı için tümseklere, kayalara dinamit yerleştirip onları patlatmaktı.Dikkatli bir çalışandı ve dikkatli olması gerekiyordu.

13 Ekim 1848 yılında, Phineas Gage 25 yaşındayken -belki de sıradan bir gündü 13 Ekim- Phineas Gage bir kaza geçirdi. Her zaman ki gibi tümsekleri düzleştirmek için toprağı kazdı ve dinamitleri yerleştirdi. Bazı kaynaklara göre bir işçi o sırada Gage’in dikkatini dağıttı ve o sırada dinamitler patladı başka bir kaynağa göre ise Gage dinamitlerin üstünü tekrar kumla örterken dinamitler patladı.

Bu kaza sonucunda Phineas Gage’in ölmesi bekleniyordu belki de ama o zaman mucize adam diye anılamazdı değil mi? Phineas Gage ağır yaralanmıştı, kaza anında elinde iş yerinde kullandığı demir bir çubuk Gage’in sol elmacık kemiğinin altından girip kafatasının üst bölümünden çıkmıştı. Ancak Phineas Gage’in baygın bile değildi, bilinci açıktı. Doktora götürülürken hatta beynindeki demir çubuk çıkarılırken de bilinci açıktı. Yarası temizlendi, ancak doktorunu bilincinin açık olması şaşırtıyordu. Phineas Gage’in gözü aktı, yaraları iltihaplandı. Acı çekiyordu. Yara yerindeki enfeksiyon bir süre sonra iyileşti ve Phineas Gage artık hayatına kaldığı yerden devam etmek üzere hazırdı, sol gözü olmasa da. Tıbben iyileştiği kabul edilen Gage, bir süre sonra işine döndü, dönmesine ama sorumluluklarının bilincinde olan Gage yerine işe bir başkası dönmüştü sanki. Hiçbir işi tam olarak yerine getirmeyen, sorumluluktan kaçan, aksi biri haline gelmişti. Doktorlar Gage’in iyileştiğini kabul ediyordu ama ailesi ve arkadaşları Gage’in eski Gage olmadığını söylüyordu. Gaga hastaydı, değişmişti. Hastalığı, Dr Jeykll’ın sonsuza kadar Mr. Hide olarak kalmasıydı.

İşverenleri Gage’in bu davranışlarına tıpkı ailesi gibi anlam veremiyordu ve bir süre sonra Mucize Adam’ımız işten çıkarıldı. Bu bile umurunda değildi onun. Karakteri tamamen değişmişti, umursamaz, vurdumduymaz hatta küfürbaz, kavga yanlısı bir adam olmuştu. Hayatının geri kalanını sefil bir şekilde geçirdi, sirklerde kaza anında kafatasına saplanan çubukla gösteriler yaparak devam etti ve Hiçbir işte tutunamadı ve 37 yaşında ağır epilepsi nöbetleri geçirmeye başladı ve 21 Mayıs 1860 tarihinde öldü.

Kazadan sonrasına geri dönersek; Phineas Gage’in tedavisiyle ve kazadan sonraki süreçle ilgili elimizdeki kaynaklar doktorların notlarından oluşuyor. İlk olarak muayene eden Dr. Edward H. Williams’ın notlarında Gage’in durumu için getirildiğinde bilincinin açık olduğu ve sürekli kafatasına saplanan çubuktan bahsettiğine, Dr. Williams’tan sonra Gage’i muayene eden John Martyn Harlow’un notlarında ise Gage’in kendisini tanıdığı ve durumunun çok kötü olmadığını umduğunu söylediğine rastlıyoruz. Ancak daha sonra Gage’in durumu kötüye gitti ve de açık olan bilinci, düzgün konuşması kayboldu. Sorulan sorulara tek heceli kelimelerle cevap vermeye başladı. Arkadaşları ve ailesi kendilerini Gage’in ölümüne hazırlamaya başladılar, bu durumu kabullenmişlerdi.

Notlara göre, 7 Ekim tarihi Phineas Gage’in sağlığı için bir dönüm noktası oldu. Açıklanamaz bir şekilde sağlığı kendi kendine düzelmeye başladı. Bir ay içinde her geçen gün daha iyiye gitti durumu, artık evine dönmek istiyordu. Fiziksel olarak iyi olduğu düşünülen Gage Kasım ayının sonlarında ailesini yanına gönderildi. Giden kişi fiziksel olarak Gage gibi görünse de aslında kişilik olarak çok farklı biriydi.

Phineas Gage’in geçirdiği bu talihsiz kaza, bilim dünyası için bir kapı araladı. 1866 yılında Harlow Gage’in ailesi ile irtibata geçerek San Fransisco’da Lone Mountaine mezarlığından Gage’in kafatasını çıkardı ve çalışmalarına devam etti. Gage’in kafatasında çubuğun girdiği prefrontal korteksin kişiliğimiz ve davranışlarımızı etkilediği düşünülmeye başlandı. Beynimizin yapısı hakkında hala bilmediğimiz bir sürü şey var ancak bu olaydan sonra beynin aynı zamanda insan kişiliği ve davranışları hakkında etkili olduğu yönünde araştırmalar yapıldı. Malum kafatası halen Harward’da bir tıp kütüphanesinde sergileniyor ve ölümünden 150 yıl sonra dahi bu kafatası ve kaza bilim dünyasının ilgisini çekiyor. Gage’in geçirdiği kaza dijital ortamda yeniden canlandırılarak demir çubuğun tam olarak nereye hasar verdiği belirlendi.

Meraklıları için Antonio Damasio’nun Descartes’in Yanılgısı adlı kitabı tavsiye edilir. Ayrıca tam olarak aynı konuyu içermese de gerilim romanı sevenler için Tess Gerritsen’in Kan Gölü romanı da okunabilir, beyindeki değişimlerin insanların benliğini nasıl değiştirebileceğini, beyinin kalbin iyiliğini dahi yönetebileceğini hatta o iyiliği yok edebileceğini anlatmaya yönelik iyi bir gerilim romanıdır

Read Full Post »


Cerrah, son zamanlarda okuduğum en kaliteli gerilim romanlarından biri. Kalite derken, yıllardan beri gerilim romanları hakkında söylenen yoruma ithafen söylemiştim; gerilim romanları edebi değildir… Aslında yanlış da değil çünkü gerilim romanı kaldırmaz ağır edebi tasvierleri, gerilim romanı hareket gerektirir, sahne sahne hız gerektirir, dilde kıvraklı gereklidir. Cerrah ise belki entellektüellerin edebiyat iştahını kapatamayacaktır, şahsen ben bu yönde bir eksiklik göremiyorum.

Tess Gerritsen ise kendime örnek aldığım bir yazar, dahiliye doktoruyken kariyerini yazabilmek için yarıda bırakıyor ve sadece kitaplarına odaklanıyor. Örnek aldığım yöne bıu değildi elbet, gerilim romanlarının dünyasında kadın sesi yükselmiyor gibiydi. Tess Gerritsen’in sesi ise gümbür gümbür…

Cerrah da Tess Gerritsen bu sefer,  gerilime önemli bir konuyu dahil etmiş.Tecavüz, taciz edilen kadınları…

Bir sahne var ; bir ajanda , tecaüzden önce planlar, notlar, toplantılar, arkadaşlarla yemekler… Tecavüzle beraber bıçak gibi kesilmiş hepsi.  Ajandayı inceleyen karakter nedeninin bu programların bir anda bıçak gibi kesilmesinin nedenini sonradan öğreniyor tabii…

Bir kadın bakım destek evi, tecavüzden sonra kadınlara destek ünitesi, her türlü ihtiyaçlarını gidermelerine yardımcı oluyor, çünkü kadınlar kimseyi görmek istemiyor, kimseyle bu konuyu konuşmak istemiyor. O saatten sonra hayatı bitmiş oluyor, eski hayatına dönebilenler oluyor mu… Belki.

Bakımevinin yöneticisi, savunma durumunda sürekli, hatta biraz da saldırgan, çünkü korunması gerekenler var, onlar artık kurban ve bundan sonra onun hep izini taşıyacaklar. Bir yıl, üç yıl, süre önemli değil, süre işe yaramıyor. Zaman belki de her şeyi unutturmuyor.

Taciz edilen, tecavüz edilenleri çoğu kendini suçluyor, hani kadın kuyruk sallamışsa olayı var ya… Kurban bile kendini suçluyor, ben kuyruk sallamışımdır diyor. Hep ben böyle yaptım, keşke yapmasaydım diyor… Hatta yok saymaya çalışıyor. Kabullenmiyor, gerçek olduğuna inanmıyor, kimseyle paylaşmıyor, çünkü paylaştığı her kişiyle, onun gözleriyle kurbanı takip edecek bir leke bu…

Çok sevgili ülkemde ise 12 yaşında bir çok kişi tarafından tecavüz edilen kızlar var… Saklanıyorlar, kendilerinin kurban olduğunu unutup, suçlu gibi gizliyorlar herkesden ve her şeyden… kendileriyle bile yüzleşemiyorlar… Çünkü ortaya çıkanların sonucu belli; suçlular hafifletici sebeplerle ufak cezalarla kurtuluyorlar, ceza almıyorlar. 12 yaşındaki bir çocuğa tecavüzün hafifletici sebebi ne olabilir ki? Kuyruk mu sallamışdır dersiniz, ya da belki de istemiştir di mi? İşte bu da benim ülkemin gerçeği, hafifletici sebeplerle kızlarımızın hayatlarını yok ediyoruz,  lekenin peşlerini takip etmesi yetmiyormuş gibi bir de artık kimseye güvenemeyecek duruma getiriyoruz bunları… Sonra bir de aydınlık gelecek bekliyoruz di mi? Ben iyimser düşünmeye çalıştığımda bile bekleyemiyorum.

Değişmesini diliyorum, hemen değişmesini; ne tacizin ne tecavüzün bu kadar basit geçiştirilmemesini, cezasız kalmamasını diliyorum. Birilerinin bir şeyler yapıp, bunları değiştirmesini, ya da birinin çıkıp ortaya “Hey, burada bir yanlışlık var demesini” bekliyorum. Beklediğim de Supermen değil ki…

Read Full Post »