Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘makale’


Bu yazıya farklı bir giriş yapmak isterdim, yeni yıl coşkusunu hala içinden atamamış bir psikopat olarak “ho ho ho” yakışırdı sanki. Benim içimdeki bu coşku yeni yıldan da değil sanki. Biraz havadan, biraz sudan…

\

Yukarıdaki gereksiz paragraftan sonra hala yazıyı okumaya devam edecekler varsa, baştan uyarıyorum size keşfedilmiş Amerika’yı sunuyorum. Yani buralarda yok yeni bir şeyler. Peki nedir şimdi bu başlık derseniz sesi bir çok kişi tarafından Björk‘ benzetiliyor. İzninizle ben bugün Emiliana Torrini için bir kaç kelam edeceğim.

Size Emiliana Torrini hakkında sıkıcı bilgiler vermek peşinde değilim;ama 1977 doğumlu İzlandalı bir şarkıcı söylemeden geçmek olur mu? Şu aydınlık İstanbul sabahında, kulaklarım müzik dinlemek için çıldırırken denk geldi kendisine; ben de uzun zaman önce yazacağım dediğim konulardan birine böylece bir tik atayım dedim.

Daha önce demiştim, müzikten pek anlamam, şarkı söyle derseniz kuvvetli ihtimal 3 saniyeden daha uzun bir süre dayanamayacaksınız, ancak bu sesimin güzel olmayışından değil, doğuştan ilginç şekilde kulaklara sahip olsam da hiç bir zaman iyi bir müzik kulağım olamadığındandır. Şarkı sözlerini ezberle derseniz, bir kere gördüğüm bir numarayı bu hafızanın çok pis bir yerine kaydedip sonra onu tak diye çıkartabiliyorken o şarkı sözlerini hatırlamak, ezberlemek bana ölüm gibi gelir. Evet, o benim, hani şu hep şarkı sözlerini yanlış hatırlayan, kendine göre uyduran. Müzikle ilişkim böyleyken sen kalk bir şarkıcı hakkında yaz; olacak iş değil, biliyorum.

Ama içimde bir ses var, kimsenin duyamadığı bazen bangır bangır, bazen usul usul şarkı söylüyor ve o sustuğu zaman; ben ölüyorum. O sesin kendine göre sevdikleri var, onlardan biri de Emiliana Torrini işte. Birkaç kişi var kendime göre değişen süreli aralıklarla dinlediğim, değişen ruh halime göre tercih ettiğim, kimse keşfetmeden önce sadece benim dinlediğime inandığım, bu kadar güzel bir şeyin sadece bana ait olabilmesi gerektiğini düşündüğüm, o bizim kıymetlimisss. Kıymetlilerimden bir tanesi de bu kadın. Ruh halime göre ihtiyaç duyduğum bir ilaç sanki.

\

Kendisi de zaten Yüzüklerin Efendisi, İki Kule de o meşhur Gollum’ Son ‘u seslendirmiştir.

*
where once was light, now darkness falls
where once was love, love is no more
don’t say goodbye
don’t say i didn’t try
these tears we cry
are falling rain
for all the lies you told us
the hurt, the blame
and we will wait
to be so alone
we are lost
we can never go home
so in the end
i’ll be what i will be
no loyal friend
was ever there for me
now we say goodbye
we say you didn’t try
these tears you cry
have come too late
take back the lies
the hurt, the blame
and you will wake
when you face the end alone
you are lost
you can never go home
you are lost

*Sevgilisini trafik kazasında kaybedince müziğe bir süreliğine ara vermiş, sonra Gollum’s Song’la Peter Jackson onu çekip almış depresyonun kucağından.

Hani böyle bir acı çöreklenir ya insanın içine, yüreğine bir fil oturur sanki; özlersin. İşte Emiliana Torrini bence özlemin şarkısı, özlemi hafifletmek için birebir, içinizde ince çizgide mazoşistçe bir acı bıraktıracak kadar sadece…Özlersin ama özleyebildiğin için mutlusundur da…

Garip bir ses tınısı;hatta biraz bjork sanki… ama ne olursa olsun, bir yandan da insanın içine hafif huzur hafif mutluluk katıyor, belki de bu benim acıdan aldığım zevktendir.

Hiç bir şey aslının yerini tutamaz diyebilirsiniz ama zat-ı şahaneleri If you go away’i de seslendirdi.

If you go away
jungle drum

Kimileri Bjork gibi der, kimileri beğenir belki de beğenmez, ama iyi geliyor. Soğuk bir gün de açan güneş gibi içimi ısıtıyor.

*Ekşi sözlükten aktarılmıştır.

Not: Fizy şimdilik kapalı olduğu için fazla şarkısını eklemedim, yakın zamanda youtube da kapanır nasıl olsa.

Reklamlar

Read Full Post »


 

Önceki yazımda Hayat Ağacı’nın adını zikrettim, ne güzel bir diziydi diye. Ergen aklımla çok beğeniyordum, şimdi seyretsem eski günlerde aldığım tadı alabilir miyim bilmiyorum. Ama aklımda çok net kalan sahneler var ki hatırladıkça yüzüm güler, hiç bir karakteri hatırlamasam da bir bölümde dağ evinde mahsur kalındığını hatırlıyorum. O zamanlardan beri karı, soğuğu, kışı, dağ evini seven ben, o bölümden daha sonra çok sevmiştim. Hala da çok severim, hele o dağ evleri yok mu? Hala hayalimdir, tatlı bir hayal tabii…

Çocukluk hatıraları, nostalji, güzel günler… Bu üç sözük öbeği ne kadar güzel… Mesela eski evimizin arka bahçesinde yaptıklarım aklıma gelince, ister istemez mutlu oluyorum. Yaptığımız çamur topları, onları kullanma şeklimiz, kuç uçmaz, kervan geçmez bir arka bahçede evdeki eski dergileri, yaptığımız boncuklu takıları satmak için tezgah açmamız, gecenin bir vaktine kadar o bahçede oturmalarımız, bazen bugünlerin temelini oluşturduğuna inandığım o korkunç hikayeleri arkadaşlarıma ay ışığı eşliğinde anlatmam… Hepsi o kadar güzel ki.

Zor zamanlar hiç olmadı mı, çocukken olmuştur elbet ama ya kimse bana yansıtmamıştır ya da bazen diyorum ki bizim hatırladığımız şeyler her zaman her şeyin en güzeli, zihnimiz bunları seçmeye odaklanmış. Büyük bir toz bulutu ardından görüyoruz, çok net hatırlıyorum dediğimiz hatıralarımızı bile. Var mı başka açıklaması olan?

NTV Bilim’in Aralık sayısında (ister istemez insan Aralık ayını seviyor değil mi? Ah o yılbaşı süsleri, yeni bir yıla girmenin heyecanı!)  Michael Mosley’e ait bir makalenin çevirisi bulunmakta. Oldukça ilgimi çekti.

Kısaca özetlemek gerekirse iki grup olarak alınan 76- 88 yaşları arasında rastgele seçilmiş olan insanları 20 yıl öncesine götürecek koşulların olduğu bir evde misafir ederler. Tüm detaylar geçmişi yansıtır, bir grup sadece geçmişe ait konuları konuşabiliyorken, diğer grup ise istedikleri gibi davranabiliyor. Deney sonunda geçmişten bahseden, geçmişe ait konuları konuşmak zorunda olan grubun görünüşlerinde  değişimler gözlenmiş, 20 yıl öncesine dönmüş gibilermiş! Diğer grupta ise bu şekilde belirgin bir değişiklik yokmuş. Üstelik deneklerin böyle bir deney tabi tutulduklarından haberi yokmuş. Deneklerin arasındaki farkı gözleyenle başka bir grup insanın da.

Başka bir deneyde ise Londra Üniversite’nden sosyal psikolog Daniel Richordson yardımıyla başka bir deney yapmışlar. İki genç grup bir öğrenme testine tabi tutulmuş, karışık kelimelerin verildiği kartlarla anlamlı bir cümle kurmaları beklenmiş.  Gruplardan biri unutmak ,inatçı gibi yaşlıları, diğeri ise masum, hırslı ya da çekici gibi gençleri anımasatacak sözcükler üzerinden çalıştırılmışlar. Elbette deneklerin bu durumdan haberi yok. Deneyleri tamamlanan öğrencilerin bekleme odasına geçmeleri için uzun bir korirdordan geçmeleri gerekiyormuş ve bu koridorun girişine lazer kontrollü bir zamanlayıcı yerleştirilmiş, tabi bundan yine deneklerin haberi yok. Deney sonucunda yaşlıları anımsatan sözcükleri çalışan çocukların ağır ağır- yaşlı gibi- yürüdüğü, davrandığı gözlenmiş. Hatta deneklerden biri hemen oturduğu yerden kalkamamış! Gençleri hatırlatacak kelimeler üzerinde çalışanların ise deneyin ardından koridoru hızlı adımlarla geçtiği gözlenmiş.

Daha anlatılacak çok şey var aslında, ama dergiyi almanıza engel olacak değilim, merak edenleri şöyle bayilere doğru alalım.

Deneyler gösteriyor ki zihinin genç ya da yaşlı olsak dahi görünüşümüzde, davranışlarımızda etkisi var, tabii ki bu bize verilen nefesin sayısını değiştiremeyecek! Ancak yaşlanmak istemiyorsanız, yaşlandığınızı düşünüyorsanız, gençliğinize, çocukluğunuza dönün, o günleri hatırlayın. Değişimi gözlemleyin…Ne olursa olsun, en zor zamanları çocuklukta yaşamış olsa bile yine de en güzel günler insana geçmişteki çocukluktaki günleri gibi gelir.

Biliyorum bunları, biraz masal gibi anlattım; ama inan sevgili okur bunların hepsini sizin için yaptım, okurken kendinizi genç hissedin hatta çocukluğunuzdaki gibi hissedin diye! Çünkü ben Hayat Ağacı’yla onu yaptım. Çocukluğuma döndüm, küçük oturma odamızda tüplü televiyonumzda okuldan gelir gelmez annemle dertleştikten hemen sonra o diziyi kardeşimle beraber seyrettiğim günlere ve daha birçok hatıraya döndüm. Beni biraz daha gençleşmiş görürseniz bundandır.

Read Full Post »


Abartacağımı düşüneceksiniz belki ama bence bu adamın ismi bile farklı;  Stephen Wiltshire. Shire’nın Yüzüklerin Efendisi çağrışımı yapmasından ve Stonehedge’nin bu isimle çağrılan yerde olmasından ayrıca sanki o soyadı çekiyor beni. Hani bu adam hiçbir şey yapmamış olsa, yine de böyle soyadı olan birini görünce kendi kendime dur derim. Bu seferde dur dedim ve kendisi hakkında araştırma yaptım.

Efendim Stephen Wiltshire, nam-ı değer yaşayan kamera, o şehir manzaralarını neredeyse birebir olarak inanılmaz bir perspektifle çizen bir ressam. Kendisine bu şekilde hitap edilmesinin nedeni ise aynı zamanda fotografik hafızasının inanılmaz durumu.  Wiltshire, bir otistik ama aynı zamanda bir savant! Şehirler üzerinde helikopterle düzenlenen kısa bir tur sonucunda inanılmaz çalışmalara imza atabiliyor.

Stephen Wiltshire,  24 Nisan 1974 yılında Londra’da dünyaya gelir. Annesi Geneva, St Lucia’dan , babası Calvin ise Barbados Adası’ndan gelmiştir. Ailenin ikinci çocuğudur ve  kendinden iki yaş büyük kız kardeşi Annette ile beraber yaşar.  Üç yaşına kadar konuşamayan Wiltshire’ın sessizliği dikkat çekicidir ve diğer insanlarla iletişim kuramaz, bunu beceremez, kendine ait bir dünyası vardır ve iletişim kurmak için kullandığı bir dili yoktur. Calvin Wilthsire, Stephen üç yaşındayken bir motosiklet kazası sonucu hayatını kaybeder ve kendisine yine üç yaşında otistik teşhisi konulur. Otistik belirtilerinin bu olayla beraber tetiklenip tetiklenmediği ise bir merak konusudur.

Beş yaşına girdiğinde Londra’da Queensmill Shool’a gönderilir ve burada resim yapmaya ilgisi fark edilir. Bu oradaki öğretmenleri tarafından desteklenir. Daha sonraları resim yapmak Wiltshire’ın iletişim aracı olur, ilk başta hayvanları resmetmekle başlayan Stephen Wiltshire daha sonra Londra otobüslerini resmeder ve sonra da binaları. İnanılmaz bir perspektifi, doğuştan gelen bir yeteneği vardır. Sekiz yaşına geldiğinde ise okul da bir kitapta deprem hakkında fotoğraflar gördükten sonra hayal gücünü kullanarak deprem sonrası bir şehrin görünümünü oldukça gerçekçi bir şekilde çizebiliyordur. Bu arada kendisi klasik Amerikan arabalarına obsesif bir şekilde meraklıdır, onları çizmeni yanı sıra modeller hakkında ansiklopedik bilgilere de sahiptir.  Bu yaşına kadar hala konuşamayan Stephen ilk kelimesini dokuz yaşında dile getirir. İlk kelimesi; paper yani kâğıttır. Tam olarak konuşmayı dokuz yaşında öğrenir.

1987 yılında BBC’ni düzenlediği QED programına katılır.  Programın adı “The Foolish Wise Ones” , basit bir çeviri yapacak olursak akılsız akıllılar gibi bir şey denebilir ki bu Stephen Wiltshire anlatmak için uygun bir tabir denilebilir. Çünkü kendisi otistik olmasına rağmen diğer otistiklerden oldukça farklıdır.  O bir savanttır. Savat Sendromu matematik, müzik veya görsel alanda yetenekli otistiklerin yaşadığı sendroma verilen isimdir. Savant’ın kelime anlamı ise aslında bilgin, uzmanlaşmış kişi demektir. Bu otistiklerin neden yetenekli olduğu hala bilinememektedir. Bazı araştırmalar bu yeteneklerin bir sara krizi ya da kafaya alınan bir darbe sonucunda ortaya çıkabileceğini savunmaktadırlar, ancak bunlar ispatlanmış teoriler değildir. Stephen’ın durumunda ise acaba babasının ölümü acaba böyle bir yeteneği tetiklemiş olabilir mi sorusu gündeme gelmektedir. Ama sanırım Stephen’ın neden böylesine müthiş bir hafızaya ve yeteneğe sahip olmasının cevabını uzun bir süre bilemeyeceğiz..Programa geri dönecek olursak; programda Sir Hugh Casson ki kendisi Royal Academy’nin (Kraliyet Akademisi) eski yöneticisidir, tarafından Britanya’nın en iyi çocuk sanatçısı olarak tanıtılır. Bundan sonra çalışmaları dünya çapında ilgi görmeye başlar, birçok TV programında yayınlanır ve onun hakkında kitaplar yayınlanır. Bu arada kendi eserleri de kitaplaştırılır hatta üçüncü kitabı Yüzen Şehirler,  Sunday Times Bestseller olur. Ayrıca Stephen’ın eserleri sergilerde gösterilmeye de başlar.

2001 yılında BBC onun hayatını Fragment of Genius adlı belgeseline konu eder. Bu belgeselde Stephen Wiltshire Londra üzerinde bir helikopterle seyahat eder ve bu seyahatin sonunda yaklaşık üç saatlik bir süre sonucunda Londra’nın helikopterle görünüşünü gerçeğine yakın bir şekilde resmeder.

2003 yılının Ekim ve Kasım aylarında Londra’da Orleans House Gallery’de sergilenir, binlerce insan ziyaretine gelir.  Sergide Stephen’ın son yirmi yılda yapmış olduğun 150 çalışması sergilenir.

Mayıs 2005’de ise Stephen Wiltshire Tokyo üzerinde kısa bir helikopter turu yapar ve bunun üstüne Tokyo’nun detaylı bir panoramasını 10 metre uzunluğunda bir kanvasa resmeder ve bunu yaparken tek kullandığı hafızasıdır.  Daha sonraları bu çalışmasını Roma, Hong Kong, Frankfurt, Madrid, Dubai, ve Jerusalem üzerinde yapar.

Wiltshire’ın şu ana kadar yayınlanmış kitapları;

–          Drawings , 1987

–          Cities, 1989

–          Floating Cities, 1991

–          American Dream, 1993

2006 yılında Stephen Wiltshire, Kraliçe II. Elizabeth tarafından sanat alanında yapmış olduğu çalışmalarından ötürü Member of the British Empire madalyası ile ödüllendirilir. Yine 2006 yılının sonlarına doğru Londra Royal Opera Arcade’de yeni bir sergiyle eserleri sergilenir.

Wiltshire çalışırken sürekli müzik dinliyor ve bunun kendisine yardımcı olduğunu düşünüyor.

En son ruhani evi olduğuna inandığı New York’u, yirmi dakikalık bir gezinin sonucunda beş buçuk metrelik bir panoramaya sığdırmaya başardı.  Bu panorama Brooklyn’de bulunan Pratt Enstitüsü’nde sergileniyor. Wiltshire bu eseri üç günde tamamladı. Çizimlerinde ortalama 12 kalem kullanan ressamın eserlerini bitirmesi bir haftayı bulabiliyor. Şu ana kadar yaptığı en büyük panoramik çizimi ise 15 metre olan Tokyo’yu model olarak yaptığı çizimidir.

Stephen Wiltshire, diğerler insanlardan farklıydı, ama aynı zamanda diğer otistiklerden de verdiği tepkilerden dolayı farklı, , genel olarak gülümser ve verilen komutları yerine getirebilir durumdadır. Otistiklerde görülen genel davranış biçimleri ise daha çok kalemi eline aldığında gözlenir. Erken otizmin teşhisi ve aldığı eğitimin etkileri görülebiliyor.  Otizm zor bir hastalık ve tamamen etkilerini yok etmek gibi bir durum söz konusu değil. Ancak Wiltshire gibiler otistis ailelerine dünyanın neresinde olursa olsun, umut veriyor. Ne diyelim darısı diğer otistiklerin başına.

Kaynaklar;

http://www.otizmturkiye.com/genel/stephen-wiltshire-otistik-ressam.html

http://www.ntvmsnbc.com/id/25015967/

http://en.wikipedia.org/wiki/Stephen_Wiltshire

http://www.stephenwiltshire.co.uk/

http://www.dailymail.co.uk/news/article-557942/Revealed-How-autistic-genius-Stephen-Wiltshire-drew-amazing-picture-Londons-skyline.html

http://autisticsavant.blogspot.com/2008/04/stephen-wiltshire-human-cameraautistic.html

http://tr.wikipedia.org/wiki/Savant_sendromu

Read Full Post »


Mucize, Türk Dil Kurumu’na göre insanın aklının alamayacağı olay demek. Peki, size göre mucize ne demek? Rusya’da beş katlı bir binanın tepesinden kar yığınlarının üstüne atlayanların yaralanmaması mı? Ya da vücudunuzdaki oldukça iri bir kanser hücresinden basit bir ameliyatla, diğer organlarınıza sıçramadan kurtulmanız, hatta hayatınızın geri kalanını kemoterapiyle geçirmek yerine normal bir şekilde devam etmeniz mi? Bunlar belki de mucize diyebileceğiniz şeylerden biri değil… Ya da kafatasınızın içine giren, hatta tam olarak beyninizin sol lobundan bir kısmına hasar veren ve gözünüzün akmasını sağlayan bir demir çubuğa rağmen yaşamanız mı?

Phineas Gage, hayatının son zamanlarını sirklerde artık yerinde olmayan sol gözüyle ve beynine saplanmış olan o demir çubukla geçimini sağlıyordu ve “ Mucize Adam” olarak anılıyordu.

Yukarıda saydıklarımın sonuncusu hariç hiç biri belki de gerçek mucize sayılmaz. Ama onun ki bir mucizeydi…

Mucize Adam, Phineas Gage, sirklerde ucube olarak çalışıyordu, insanlara kafatasına saplanan, beyninin sol korteksini parçalayan o demir çubuğu gösterip buna rağmen yaşadım, yaşıyorum diyordu ve anlatıyordu tüm detayları.

Bir demir yolu işçisiydi, sıradan belki de mutlu bir hayatı vardı. Çevresi tarafından sevilen bir insandı. Vermont’ta demiryollarında çalışıyordu. İşi; tren yollarının yapımı için tümseklere, kayalara dinamit yerleştirip onları patlatmaktı.Dikkatli bir çalışandı ve dikkatli olması gerekiyordu.

13 Ekim 1848 yılında, Phineas Gage 25 yaşındayken -belki de sıradan bir gündü 13 Ekim- Phineas Gage bir kaza geçirdi. Her zaman ki gibi tümsekleri düzleştirmek için toprağı kazdı ve dinamitleri yerleştirdi. Bazı kaynaklara göre bir işçi o sırada Gage’in dikkatini dağıttı ve o sırada dinamitler patladı başka bir kaynağa göre ise Gage dinamitlerin üstünü tekrar kumla örterken dinamitler patladı.

Bu kaza sonucunda Phineas Gage’in ölmesi bekleniyordu belki de ama o zaman mucize adam diye anılamazdı değil mi? Phineas Gage ağır yaralanmıştı, kaza anında elinde iş yerinde kullandığı demir bir çubuk Gage’in sol elmacık kemiğinin altından girip kafatasının üst bölümünden çıkmıştı. Ancak Phineas Gage’in baygın bile değildi, bilinci açıktı. Doktora götürülürken hatta beynindeki demir çubuk çıkarılırken de bilinci açıktı. Yarası temizlendi, ancak doktorunu bilincinin açık olması şaşırtıyordu. Phineas Gage’in gözü aktı, yaraları iltihaplandı. Acı çekiyordu. Yara yerindeki enfeksiyon bir süre sonra iyileşti ve Phineas Gage artık hayatına kaldığı yerden devam etmek üzere hazırdı, sol gözü olmasa da. Tıbben iyileştiği kabul edilen Gage, bir süre sonra işine döndü, dönmesine ama sorumluluklarının bilincinde olan Gage yerine işe bir başkası dönmüştü sanki. Hiçbir işi tam olarak yerine getirmeyen, sorumluluktan kaçan, aksi biri haline gelmişti. Doktorlar Gage’in iyileştiğini kabul ediyordu ama ailesi ve arkadaşları Gage’in eski Gage olmadığını söylüyordu. Gaga hastaydı, değişmişti. Hastalığı, Dr Jeykll’ın sonsuza kadar Mr. Hide olarak kalmasıydı.

İşverenleri Gage’in bu davranışlarına tıpkı ailesi gibi anlam veremiyordu ve bir süre sonra Mucize Adam’ımız işten çıkarıldı. Bu bile umurunda değildi onun. Karakteri tamamen değişmişti, umursamaz, vurdumduymaz hatta küfürbaz, kavga yanlısı bir adam olmuştu. Hayatının geri kalanını sefil bir şekilde geçirdi, sirklerde kaza anında kafatasına saplanan çubukla gösteriler yaparak devam etti ve Hiçbir işte tutunamadı ve 37 yaşında ağır epilepsi nöbetleri geçirmeye başladı ve 21 Mayıs 1860 tarihinde öldü.

Kazadan sonrasına geri dönersek; Phineas Gage’in tedavisiyle ve kazadan sonraki süreçle ilgili elimizdeki kaynaklar doktorların notlarından oluşuyor. İlk olarak muayene eden Dr. Edward H. Williams’ın notlarında Gage’in durumu için getirildiğinde bilincinin açık olduğu ve sürekli kafatasına saplanan çubuktan bahsettiğine, Dr. Williams’tan sonra Gage’i muayene eden John Martyn Harlow’un notlarında ise Gage’in kendisini tanıdığı ve durumunun çok kötü olmadığını umduğunu söylediğine rastlıyoruz. Ancak daha sonra Gage’in durumu kötüye gitti ve de açık olan bilinci, düzgün konuşması kayboldu. Sorulan sorulara tek heceli kelimelerle cevap vermeye başladı. Arkadaşları ve ailesi kendilerini Gage’in ölümüne hazırlamaya başladılar, bu durumu kabullenmişlerdi.

Notlara göre, 7 Ekim tarihi Phineas Gage’in sağlığı için bir dönüm noktası oldu. Açıklanamaz bir şekilde sağlığı kendi kendine düzelmeye başladı. Bir ay içinde her geçen gün daha iyiye gitti durumu, artık evine dönmek istiyordu. Fiziksel olarak iyi olduğu düşünülen Gage Kasım ayının sonlarında ailesini yanına gönderildi. Giden kişi fiziksel olarak Gage gibi görünse de aslında kişilik olarak çok farklı biriydi.

Phineas Gage’in geçirdiği bu talihsiz kaza, bilim dünyası için bir kapı araladı. 1866 yılında Harlow Gage’in ailesi ile irtibata geçerek San Fransisco’da Lone Mountaine mezarlığından Gage’in kafatasını çıkardı ve çalışmalarına devam etti. Gage’in kafatasında çubuğun girdiği prefrontal korteksin kişiliğimiz ve davranışlarımızı etkilediği düşünülmeye başlandı. Beynimizin yapısı hakkında hala bilmediğimiz bir sürü şey var ancak bu olaydan sonra beynin aynı zamanda insan kişiliği ve davranışları hakkında etkili olduğu yönünde araştırmalar yapıldı. Malum kafatası halen Harward’da bir tıp kütüphanesinde sergileniyor ve ölümünden 150 yıl sonra dahi bu kafatası ve kaza bilim dünyasının ilgisini çekiyor. Gage’in geçirdiği kaza dijital ortamda yeniden canlandırılarak demir çubuğun tam olarak nereye hasar verdiği belirlendi.

Meraklıları için Antonio Damasio’nun Descartes’in Yanılgısı adlı kitabı tavsiye edilir. Ayrıca tam olarak aynı konuyu içermese de gerilim romanı sevenler için Tess Gerritsen’in Kan Gölü romanı da okunabilir, beyindeki değişimlerin insanların benliğini nasıl değiştirebileceğini, beyinin kalbin iyiliğini dahi yönetebileceğini hatta o iyiliği yok edebileceğini anlatmaya yönelik iyi bir gerilim romanıdır

Read Full Post »


Artemisia Gentileschi İtalyan ressam, erken barok döneminin önemli ressamlarından biri ve ilk kadın ressam ancak bugün hala konuşulmasının tek nedeni sadece resimleri değil, yaşadıkları ve yaşadıklarına bir tepki olarak yaptığı resimler, insanı ters köşeye yatıran cinsten… Aslında yaşadıkları bir kadın olmasının sonucudur, acı da olsa Artemisia birçok kadın gibi bunu çaresizlikle kabullenmez.

8 Temmuz 1593 tarihinde Roma’da dünyaya gelir, ressam bir babanın, Orazia Gentileschi’nin ilk evladı, tek kızıdır. Ressam baba Orazia, Artemisia’yı  ve erkek kardeşlerini atölyesinde eğitme isteği içerisindedir. Artemisia erkek kardeşlerine göre çok daha yeteneklidir. Erken yaşlarda eğitimini babasının yanında alır. Bu süre boyunca genç Artemisia renklerin nasıl karşılaştırıldığını, nasıl resim yapılacağını öğrenir. Artemisia’nın eğitim aldığı dönemlerde Orazia Gentileschi, Caravaggio’nun realistik çizgilerinden etkilenir, ilham alır ve Artemisia’nın tarzı da bundan etkilenir. Ancak Artemisia’nınkiler babasınınkilerden oldukça farklıdır, gerçekçiliği ile ciddi bir şekilde babasının çalışmalarından sıyrılır.

Annesi o 12 yaşındayken ölen Artemisia daha çok babasına sığınır ama babası Artemisia üzerinde baskı kurar, ona sanat kariyerinde çıraklıktan başka bir pay biçmez. Artemisia’ya okuma yazma bile öğretmez.

Artemisia aslında diğerlerinden, adını bilmediklerimizden biraz daha şanslıydı, kadınların sanat çevrelerince kabullenilmediği, dışlandığı bir dönemde yeteneklerini sergilemeye çalışmasına rağmen en azından babası ressam olan bir kızdı ve çıraklık dönemini babasının yanından geçirdi. Belki babası olmasaydı hiçbir zaman yeteneğini kullanacak bir alan bulamayacaktı ve de belki de hiçbir zaman ressam olamayacaktı, ama farklı bir bakış açısıyla bakarsak eğer birini suçlamak istersek belki de yaşadıklarından babasının da sorumlu olduğunu sonucuna çıkabiliriz.

Artemisia Gentileschi ilk çalışmasını 17 yaşındayken, babasının yardımlarıyla yapmış olsa da ilk eserini 1610 yılında Susanna and the Elders’ı tamamlar. Bu eser Artemisia’nın realistik çizgilerden etkilendiğini gözler önüne serer. İki adamın bir kadını seks emelleri konusundaki bezdirmelerini anlatan bu eser yapılan birkaç Susanna eserinden biridir. Bu eser sanki, Artemisia’nın seksüel olarak rahatsız edildiğini gösterir gibidir ve sanki bir tepkidir. Rivayete göre banyo yaparken iki erkeğin tacizine uğrayan Susanna’yı taciz edenleri kendi hayatında baskı unsuru olan iki erkeği model alarak yapar; babası Orazia ve Tasssi’yi…

Artemisia tıpkı etkilendiği Caravaggio gibi Işık ve gölge karşıtlığı tekniğini kullanır ancak daha parlak renkler kullanarak bu tekniği geliştirir.

İlerleyen zamanlarda Artemisia’nın başvurduğu sanat akademileri tarafından reddedilmesinin üzerinde eğitimine yine babasının yanında devam eder.  Akademiler tarafından kabul edilmesinin nedeni ise basittir; bir kadın olması. Buna rağmen pes etmez Artemisia, çalışmalarına devam eder.  Artemisia Michelangelo Merisi da Caravaggio,’nun çalışmalarından etkilenmiştir ve bu kendi çalışmalarına da yansır.

Eğitimi için babası aynı zamanda kendi öğrencisi de olan Agastino Tassi’den yardım ister. Tassi Artemisia’ya perspektif öğretecektir. Lakin Tassi Artemisia’ya öğretmenlik yapmak yerine başka bir şey yapar; Artemisia’ya tecavüz eder. Artemisia 18 yaşındadır, gençtir. Artemisa kendini kurtarmak için savaşır, çabalar ancak yapabildiği sadece Tassi’nin kollarından kurtulduktan sonra tecavüzcüsünün göğsüne bir bıçakla ufak bir çizik atabilmektir, Tassi kendine zarar verilmesini engeller. Tecavüz edilmesi yetmiyormuş gibi Artemisia’yı  evlenme vaadiyle kandırır ve de cinsel isteklerini Artemisia’nın üstünde uygulamaya devam eder ve maalesef genç Artemisia’yı kullanır. Böylece olayın bir süre gizli kalmasını da sağlamış olur.

Baba Orazia Gentileschi bunu öğrendiğinde Tassi tecavüz suçundan tutuklanır ve bu süre boyunca Artemisia’nın yaşadıkları artık duyulmuş olur ve hatta kamu tarafından da meşhur bir tecavüz davası haline gelir. Tassi tutuklanır ancak hâkim taraflı davranır, kamu oyunda bu davanın bu kadar ses getirmesine rağmen hâkim bir türlü Artemisia’nın dürüstlüğüne inanamaz, onu yalancılıkla suçlar. Yedi ay kadar süren dava boyunca Artemisia masum olmasına rağmen sürekli aşağılanır hatta bekâret kontrolünden dahi geçirilir, çükü Tassi Artemisia’nın yalancı şahitler kullanarak kendini masum göstermeye çalışır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Artemisia’nın mağduriyeti, Tasssi’nin tecavüz suçu bir türlü ispatlanamaz. Artemisia bunun üzerine bu durumu kabullenemez ve doğruluğunu ispat etmek uğruna kendine işkence edilmesini teklif eder ve evet, bu kabul edilir. Artemisia’ya işkence edilmesine rağmen Tassi’nin  cezası çok azdır ve o da uygulanmaz, sonuçta Tassi serbest bırakılır. Mahkeme kayıtları günümüze kadar ulaşmıştır. Artemisia ağır bir travma yaşar, yaşadığı travmanın etkileri resimlerinde açıkça görülebilir, çizdiği kadın figürler hep güçlü ve sert kadınlardır, renklerine dahi yansır hissettikleri, yaşadıkları. Tassi serbesttir, tek iz Artemisia’nın göğsüne attığı ufak bir çiziktir.

Artemisia bu olay üzerinden bir ay sonra yakın bir aile dostlarıyla evlenir , damadın adı; Peter Antonio Stiattesi’dir . Artemisia eşiyle beraber Floransa’ya yerleşir. Bu bir yandan da babasının baskılarından kurtulmak için bir fırsattır.

Tassi’nin salıverilmesinden sonra  Cravaggio’nun da resmettiği Judith Beheading Holofornes’i yapar. Bu Tablo esinlenmiş olduğu Caravaggio’nun Judithleri kadar güzel değildir belki ama Artemisia başına gelenin intikamını bu resimle alır!

Judith ile Holofornes’un hikayesi de ilginçtir; hikayeye göre Holofernes Asurlu bir komutandır, savaşmaktan başka bir şey bilmeyen bir başkomutan. İsrail üstüne seferler düzenler ve neredeyse tüm İsrail’i ele geçirir ancak Judith’in olduğu bölgeye gelen kadar. Judith güzel bir duldur ve Holoforne ondan etkilenir. Judith kavmini kurtarmak için Holoforne’u iyice sarhoş olana kadar içki içirir ve onun sarhoşluğundan yararlanarak hizmetçisinin de yardımıyla Holofornes’un kafasını keser. Bu olaydan sonra da Asur ordusu İsrail topraklarını terk eder. İşte bu tabloda  Judith kendisine inanılmaz derecede benzerken,  Holofornes ise Agastino Tassi’nin ta kendisidir. Böylece sadece göğsünde bir bıçak iziyle bu olaydan kurtulan Tassi için bir utanç tablosu haline gelmiş olur, bu tablo ile tarihe bir çizik atmış olur. Her görene Tassi’nin suçlu olduğunu anlatan ve hatırlatan bir tablo çıkar ortaya.  Bu tablo bir çok ressam tarafından resmedilir ama belki de hiçbiri Gentileschi ismini taşıyan kadar insanın canını acıtmaz, hiç biri Artemisia’nın çizdiği kadar karanlık değildir.

Artemisia  kariyerine Floransa’da devam eder, burada  hem babasının hakimiyetinden hem de onun kendisi için olan planlarından sıyrılmıştır. Dük Cosimo Medici’nin iltimasını ve desteğini alır. Artemisia bu dönem bir çok çalışmaya imza atar. Şehrin soylu ailelerinden bir çok sipariş alır.

1613- 1614 yılında da Judith Beheading Holofernes’in devam niteliğinde olan Judith and her Maidservant’ı yapar. Yine bu eserde Judith’in elinde kılıcı vardır ve hizmetçisinin elinde de Tassi olarak resmedilen Holoforne’un kafası!

Artemisia burada yeni teknikler öğrenerek tarzını geliştirir, hatta okuma yazma öğrenir. Floransa’da yaşadığı süre sanat hayatı açısından oldukça verimli olur. Hatta burada Accademia Del Disegno’ya ilk kadın ressam üye olarak kabul edilir.

Artık meslek hayatında parlak başarılara imza atar, ancak evlilik hayatı pek o kadar başarılı değildir, eşi Artemisia kadar başarılı değildir ve Artemisia’nın eserlerinin pazarlamasını yapar. Kazandığı parayı ise lüks ve kumar düşkünlüğü yüzünden sorumsuzca harcar. En sonunda ise Peter Antonio kanunsuz bir işe karışarak ortadan kaybolur. Artemisia artık tek başınadır ve de kayıtlarda artık aile reisi olarak geçer. Durumunun belirsizliği yüzünden bir daha da evlenemez.

1620 yılında Floransa’dan ayrılan Artemisia zaman zaman babasıyla da çalışmalar yapar,  1630 yılına kadar Cenova, Roma ve Venedeki’te yaşamına ve sanatına devam eder. 1630 yılında Nepal’ e Londra’ya yerleşerek I. Charles’ın hizmetinde çalışır. Portre ressamı olarak babasından da ünlü olur. Ancak 1941 yılında hayatının sonuna kadar yaşayacağı Napoli’ye yerleşir.

Artemisia’nın aslında ölüm tarihi hakkında farklı bilgiler mevcut ancak 1652 yılında olduğu tahmin ediliyor, mezarının yeri de bilinmiyor. Hayatın boyunca kendisini ispat etmeye çalışan ressam bunun için erkeklerden çok daha fazla çalışmak zorunda kaldı ama sonunda başardı birçok erkek ressamdan çok daha başarılı oldu ve adını tarihe ilk feminist kadın ressam olarak yazdırdı. Yaşadığı travmanın etkisini resimlerine yansıttı.

Artemisia’nın bilinen 34 adet tablosu var, ancak bu tablolara feminist sanat tarihçilerinin çabasıyla ulaşılmış. Çünkü Artemisia Gentileschi belki de yine bir kadın olmasının yüzünden sanat tarihilerince hep görmezden gelmiş ve yıllarca çalışmaları babasına mal edilmiş. Kadın olmak zor zanaat.

Kaynaklar;

 

http://www.arthistoryarchive.com/arthistory/baroque/Artemisia-Gentileschi.html

http://www.webwinds.com/artemisia/bio.htm

http://encyclopedia.stateuniversity.com/pages/1882/Artemisia-Gentileschi.html

http://womenshistory.about.com/od/artemesia/Artemisia_Gentileschi.htm

http://www.metmuseum.org/toah/ho/09/eusts/ho_69.281.htm

http://www.ic.arizona.edu/ic/mcbride/ws200/gentil.htm

http://en.wikipedia.org/wiki/Judith_Beheading_Holofernes

http://www.answers.com/topic/artemisia-gentileschi

http://www.mavidefter.org/index.php?option=com_content&view=article&id=250:caravaggioya-kar-gentileschi&catid=89:resim&Itemid=81

http://www.tabut.net/index.php?showtopic=32866

Read Full Post »


Sanatçıların bir kısmı için “deli mi, dahi mi?” sorusunu sorarız çoğu zaman. İşte Damien Hirst de öyle, bu soruyu kendisi için sordurmayı başarmış biri.

Damien Hirst'in ta kendisi.
Damien Hirst’ün ta kendisi.

7 Haziran 1965 doğumlu İngiliz sanatçı, Young British Artist diye anılan grubun en önemli sanatçısıdır. Young British Artists grubunun “shock tactics” adıyla benimsedikleri şok edici sanat eserleri üreten iki sanatçısından biridir. Aslında Young diye anıldıklarına bakmayın siz, Damien Hirst’ün yaşından da anlaşıldığı gibi çoğu genç değil artık. Grup, Saatchi’nin 1992 tarihli bir sergisinde bu isimle meşhur olduğu için bu şekilde anılıyor. Bunun yanı sıra yaşayan en zengin, eserleri en pahalı, ayrıca sanat camiasının en nefret ettiği sanatçıdır. Biraz fazla mı oldu sanki? Sanmıyorum…

Bristol’de doğan sanatçı babasını hiç tanımamış ve iki kez dükkan soygunculuğundan tutuklanmış. Leeds Sanat ve Tasarım kolejinde okuyan Hirst, daha sonra Goldsmiths, Londra Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar bölümünde okumuştur. Uyuşturucu ve alkol sorunları yaşadığını itiraf eden Hirst’ün artık sigara, alkol ve uyuşturucudan uzak durduğu biliniyor. Şu anda görünen, geçmişini geride bıraktığı ve kendine yeni bir hayat kurduğu. Kendisi evli ve iki çocuk babası.

Nedir Damien Hirst’ü bu kadar tartışmalı hale getiren, sanat camiasının sevilmeyen adamı olduğunu iddia ettiren ve aynı zamanda her daim ön plana çıkartan? Tabii ki eserleri! Damien Hirst’ün her yaptığı, sanat camiasında tartışılır.

İşte “Tanrı Aşkına”. 1700’lerde yaşamış olan bir platin kafatası kullanılarak (o kafatasının kalıbı çıkartılarak) hazırlanan bu kafatasının dişleri ise orijinal! 2007 yılında yapılan bu eser pırlantalarla kaplı. Tamı tamına 24 milyon dolarlık malzeme kullanılmış ve 88 milyon dolara satılmış! (Sıfırların çok olmasına alışkın değilim!)

For The Love Of God
For The Love Of God

Bu hala bir sanat eserine ödenmiş en yüksek ücret ünvanını korumakta. Sanırım neden bu kadar tartışmalı hale geldiği anlaşılıyor değil mi? Kimine göre bu belki de saçmalık, kimine göre de sanat eseri… “Sanat”ın ne olduğu hala tartışılırken bu eserlerin de tartışılması oldukça normal bence.

Kaleidoscope-2004
Kaleidoscope-2004

Damien Hirst, kelebekleri, ilaçları, kafataslarını; özellikle de ölmüş hayvanları kullanmayı oldukça seviyor. Eserlerinde ölüm temasını kullanmayı da tabii! Zaten “shock tactics” de aslında vahşi yaşamdan ve tekrar değerlendirilemeyecek malzemelerin kullanılmasıyla oluşan bir olgu.

\

Peki ölmüş hayvanları eserlerinde nasıl kullanıyor Damien Hirst? Cevabı Formaldehit! Formaldehit kısaca, kadavralar bozulmasın diye cesede kan yerine pompalanan kimyasal bir sıvı. Bu sıvı sayesinde cesetler saklanabiliyor, hatta tıp öğrencilerinin öğrenim gördükleri kadavralarda da bu kullanıyor. Ağır bir kokusu bulunan ve kanserojen olan bu madde aynı zamanda hastanelerin kokusunun da nedeni olarak biliniyor.

\

Hirst ölü hayvanları formaldehit içine yatırıp pleksiglas kabinler içinde sergiliyor ve bunlar en çok ilgi çeken daha doğrusu tepki toplayan eserleri oluyor. Özellikle Peta‘nın nefretini kazanmış olduğu kesin.

Ölü hayvan ve formaldehit kullanarak yapmış olduğu çalışmaların en meşhuru yukarıda görmüş olduğunuz köpek balığı; “The Physical Impossiblity of Death in the Mind of Someone Living”. Bu eser 4,3 metrelik bir ölü köpek balığının formaldehit içine yatırılmasından oluşuyor. Aslına bakarsanız yıllardır hayvanları önce avlayıp sonra onları dolduranların yaptıklarına benzer bir iş Hirst’in yaptığı.

Virgin Mother
Virgin Mother

Hirst bu eseri 1991 yılında Saatchi için yaptı. Hirst bu köpek balığını kendisi mi yakaladı? Hayır, tabii ki! Bu köpek balığını yakalaması için Avustralya’da bir balıkçı tutuldu ve balıkçıya “Büyük bir köpek balığı istiyorum, beni rahatça yiyecek kadar büyük bir köpek balığı,” diyen Hirst bu eserini formaldehitten yararlanarak yaptı. “The Physical Impossiblity of Death in the Mind of Someone Living” sanatçının en çok tepki toplayan eserlerinden birisidir. Eseri bir süre sonra çürümeye başlayan Hirst, köpek balığını yenisiyle değiştirdi. İşin ilginç tarafı Hirst, köpekbalığının yenisiyle değiştirme işlemini de sanatının bir parçası olarak görüyor. Bu eseri ayrıca Tate Müzesi’nin Turner ödülüne aday oldu.

İkiye bölünmüş bir inek ve buzağının yine formaldehite yatırılmasından oluşan eseri ve yine çok tepki toplayan bir eseri; “Mother and Child Divided”.

\

Damien Hirst’ün diğer bir “pahalılar” listesindeki eseri ise aşağıda görünen “The Golden Caf” ismini taşıyan eseri.

\

2007 Ağustos ayında 18,6 milyon dolara satılan bu eser formaldehite yatırılan 18 ayar altından boynuzlu bir sığır! Bu kadar işte; bir sığır, bir fanus ve formaldehit! Ve işte karşınızda dünyanın en pahalı eserleri serisi! (Ooops, altın boynuzu es geçtim!)

\

Söylenenlere göre Damien Hirst’ün en çok sevdiği eseri ise A Thousand’s Year: Üstünde sinekler uçuşan yine cam bir fanusa yerleştirilmiş bir inek kafası.

Sanatçının ayrıca Lance Armstrong için bisiklet tasarlamış olduğu da bilinenler arasında.

\

Çalışmalarından birçoğunu kocaman bir asistan ordusuyla ürettiği bilinen Hirst’ün biraz kendini yenilemesi gerektiğini, hayvanları bu şekilde kullanmaması gerektiğini düşünüyorum. Bir süre sonra artık insanların ilgisini kaybedebilir. Tabii bu noktada da Young British Artists hemen devreye girebilir. Bu eserler eğer Hirst imzasını taşımasaydı ve Young British Artist’in yadsınamaz katkıları olmasaydı bu kadar para eder miydi? O da ayrı bir merak konusu.

Beatiful Love
Beatiful Love

Sanatçının resmi web sayfası şu anda aktif olmasa da, Damien Hirst ismini çok yakında daha çok duymaya, eserlerini ise daha çok görmeye hazır olun.

Read Full Post »


1972 yılında İstanbul’da doğan Nermin Er, 1995 Mimar Sinan Üniversitesi Heykel bölümü mezunudur.

\

Nermin Er, malzeme olarak kağıtları kullanır ve aynı zamanda ışıktan da yararlanır, kurgulamış olduğu hikayelerini kağıtları keserek anlatır. Değişik boyutta ve kalınlıktaki kağıtları keser, eksiltir ve yapıştırır. Her bir hikâyeye bakarken içinde kaybolursunuz.

\

İşine, sanatına heykel ile başlayan Er, ilk başlarda malzeme olarak metali kullansa da sonrasında malzeme olarak kağıdı tercih eder ve kağıttan 3 boyutlu, ışıklı gölgeli heykeller yapmaya böyle başlar. Aslında kâğıt hayatının her döneminde vardır. Sadece artık onu daha yakınına almıştır, malzeme olarak kullanmaya başlamıştır.

Kendisinden bahsettirir çalışmalarıyla gazetelerde ama internete bakınca çok bir şey bulamazsınız, bulduklarınız dişinizin kavuğunu doldurmaz…İşte tam böyle düşündüğümde Bant dergisinin geçen sayısında kendisiyle yapılmış röportaja denk geldim. Gönül ister ki adından daha çok bahsettirsin, duymamış biri kalmasın….

 

 

\

İlk çalışmalarında ışığı gölgeleri çok kullanmaz aslında, daha çok kağıttan heykeller yapar her birinin ayrı ayrı hikayesi olan. Sonra ince kağıtlar kullanmaya başlar, anlattığı hikayeleri ışıkla birleştirmek ise sonradan gelir aklına. Masasında duran çalışmaya camdan ışık vurur, keskin güneş ışığı keskin gölgeler oluşturur. Keskin gölgeleri sevmez Er, sonrasında homojen gölgeler oluşturmak için ışık kaynaklarından yararlanmaya başlar, keskin gölgeler yerine homojen gölgeler elde eder ve gölgelerle tamamlar anlattığı öyküleri..

\

Nermin Er, aslında sadece kağıtları kurgulamaz, aynı zamanda animasyon karakterleri de çıkarır ortaya ki çoğumuzun sevdiği karakterler de onun hayal gücünün ürünüdür. Her ne kadar Turkcell Tavuğu’nu pek antipatik bulsam da, Okan Bayülgen’in seslendirmiş olduğu beyin, kemik ve bağırsak karakterleri de Nermin Er’in ve ekibinin eseridir. İlk olarak 2000 yılında Mentalklinik’ de “Oyun” adlı sergiye, yine aynı yıl Bordeux’da bir grup sergisine katılır.
1 Ekim 2004’de ise ilk kişisel sergisini, Galeri Nev’de açar. 2003 yılında ise eserleri, İsrail’de düzenlenen “Walking İstanbul, Notes from Quarantine” adlı sergide sergilendi.

\

Peki malzeme kağıt olunca, o çalışmanın ömrü ne olur, nasıl korursun onları bozulmasınlar diye? Nermin Er, maddeye bağımsız olmayı vurgularcasına aslında bunun pek umurunda olmadığını söylüyor. Öte yandan çalışmalarının bir kısmını olduğu gibi muhafaza edebilmeyi başarmış zaten. Yine de yaptıklarının fotoğrafını çekmeyi ya da sergilerken onları cam fanuslara koymayı ihmal etmiyor. Aşağıda hırsız var sergisinde sergilemiş olduğu pasta şeklinde kentin görünümü var, sanki şehre şehrin dışından bakan biri gibi, şehrin nimetlerinin ona kocaman bir pasta olarak görünmesi gibi…

\

Çalışmaları sanki şehirle ormanın buluştuğu yerde başlıyor, hem kenti hem doğayı anlatıyor hikayelerinde. Kentten ormana, ormandan kente safiyane ama dikkatli bakışlar gibi… Sinekler, böcekler hikayelerinde hep rol alıyor. Nedenine gelince; çocukken de usta bir gözlemci olan sanatçımız büyüteçle incelermiş böcekleri, onlar hakkında kendi gözlemlerini not alırmış.

\

Nermin Er, hala Anima adlı animasyon şirketinde çalışmakta ve hayatımıza yeni yeni animasyon karakterleri sokma peşinde. Animasyon karakterlerinin yanı sıra kâğıtlarla kurduğu dünyaya dair kurduğu hikâyelerin devamını da merakla beklemekteyiz.

 

Read Full Post »

Older Posts »