Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘kurgu’


Cachoeira Acaba Vida

Image via Wikipedia

– Hatırladın mı beni?

Yüzünün yumuşak hatları çocukluğunun yuvarlak suratından kalma. Aslında taş gibi sert. Kaskatı. Bakışlarıyla yüzünün bu derece tezatlığı… Tanıdık. Kendime benzer başka şeyler arıyorum suratında, yüzünde geziniyor gözlerim. Acaba gülerken nasıldır? Bakışları sakinleşir mi, dinginleşir mi? Biraz daha bana bezer mi? Her insan güldüğünde yumuşar yüz hatları…ağlar mı, hiç ağlamış mıdır? Arkamdan ağlamış mıdır?

– Konuşmalıyız seninle, bu şekilde susarak benden kaçamazsın.

Sorularımın hepsini yanıtsız bırakıyor. Gerçi ne soracağım ki, ne diyeceğim. Asıl onun bana sorması gereken sorular olmalı, o hesap sormalı, sormuyor, cevap bile vermiyor. İnce telli saçları rüzgârın arkadan bastırmasıyla uçuşuyor. Saçları bir lise öğrencisinin uzatamayacağı uzunlukta, neredeyse küt, bizim zamanımızda olmazdı böyle saçlar, bizim kuşak uzatamadı saçlarını bu şekilde. Yoğun baskı altında yetiştirildik, belki de ondan hiç birimiz bir baltaya sap olamadık. Onlar üzerimize geldikçe bizim tek düşündüğümüz haylazlık oldu. O da haylaz mıdır benim gibi, mahalleli onun için illallah demiş midir? Köpeklerin kuyruğuna teneke bağlayıp, kedileri hırpalamış mıdır ya da kirpilerle futbol oynamış mıdır? Hayatında hiç kirpi görmüş müdür, bu beton yığınlarının arasında?
Nasıl da en derinime, gözlerimin içine bakıyor, görüyor mu acaba o derin boşluğu. Ben onun gözlerinin derinine inemiyorum, o benimkilerin derinine inmeyi başarabiliyor mu? Hiç mi düşünmüyor o kesici bakışları gezinirken gözlerimde yüreğimde sıyrıklar oluşturacak? Sıyrıkları hafife alıyor olmalı.

Hep böyledir belki, belki beni hiç hatırlamamıştır. Nasıl hatırlayacak ki… gittiğimde ufacıktı. Belki de bu kaskatı hali, sert, donuk sevgiden uzak bakışları yabancılara karşı savunma mekanizmasıdır. Ya hatırlıyorsa; adi, şerefsiz herifin teki diyorsa, ciğeri beş para etmez bir adam olarak görüyorsa, ya içinden küfürleri ipe diziyorsa onu bırakıp gittiğimden beri yaşadıklarının acısını bu şekilde çıkarıyorsa? Ne bekliyorum ki? Babam benim, benim babam diye çocukluğundaki gibi koynuma atlamasını mı?

– Tanımadın mı beni?

– Tanıdım, ama hatırlamadım.

Sesi olması gerekti gibi, tıpkı bir ergenin her kelimesiyle gittikçe çatallaşarak kalınlaşan sesi.
Önceden nasıldı acaba, mesela beş yaşındayken… ben bırakıp gittikten sadece birkaç sene sonra.

– Hatırlamaman normal, uzun zaman oldu.

– Ondan değil, biliyorsun neden
hatırlamadığımı!

Sözleri can yakıcı sivri, söylediklerini kısa yoldan söylüyor, pata küte, tekme tokat dövercesine. Duyuyor muyum emin değilim, söyledikleri uğultu yapıyor, ağız hareketlerine bakıyorum, akvaryumdaki balık misali ağzı gidip geliyor. Duymuyorum, duyamıyorum, duymak istemiyorum. Gelmese miydim acaba…

Ellerine bakıyorum, onu bırakıp gittiğimde tombul, yumuk yumuk elleri vardı. Şimdi parmakları uzamış, elinin ayası genişlemiş, basketbol oynuyordur belki, parmakları uzun, etlerini yemiş. Belki ben yanında olsaydım ve oğlum yapma deseydim, yemezdi. Adam olsaydım, yanında olurdum. Sigara içiyor mudur bu parmaklar acaba? Kendi sarı parmaklarıma yöneliyor bakışlarım, bir sigara yaksam mı? Ona da uzatırım, hem belki biraz yumuşar. Anlatırım derdimi, gittiğim için pişman olduğumu…

Böyle mi örnek olacaksın oğluna, babaya bak! İskele babası! Bunca yıl arkana bile bakma! Ne halde olduğunu bilme! Arama, sorma! Bir gün pat diye çık karşısına! Hatırladın mı de, tanıdın mı! Olmaz olsun benim gibi baba! Ben adam mıyım ki baba olayım, hem de örnek olacak baba!
Giderken arkamdan bağırdı:

– Hey! Nereye gidiyorsun, daha yüzleşecektik seninle! Söyleyeceklerim bitmedi!

Kafamda bir anda bir görüntü çaktı. Sarı, ince telli saçlı çocuk, ela gözlü çocuk, yumuk yumuk parmaklı çocuk yatak odasının kapısından meraklı gözlerle başını uzatmış babasının soba kurmasını izliyordu. İşte ben o çocuğu ortada bıraktım. Babasız bıraktım.

Onun duyamayacağı bir sesle cevap verdim:

– Merak etme evlat, ben yüzleştim kendimle

Reklamlar

Read Full Post »


\

Beni şişirdiler. Nefesleri yetmedi. Ama şişirdiler. Bir kaç kişiydiler. Kocaman oldum, kimi ümitlerini üfledi, kimi aşklarını, kimi de hayal kırıklıklarını… İçimde her bir şeyden var. Zorla da olsa akıttılar içlerindekini, zehirlerini gözyaşlarını, mutluluklarını, sevgilerini, zorla da olsa ben bir balondum bir sürü bir sürü rengim vardı ve içimdekiler rengimi çok daha canlı yaptı, çok daha parlak… Ama bana kimse sormamıştı tercihimi. Bir kişi sorsaydı bari… bir soran olsaydı… ben balon olmayı seçer miydim?

Ama zaman geçti ve ben bir balon olarak ömrümün gidişatına kendimi alıştırdım. Alışmak zorundaydım, kabullenmek zorundaydım. Bu hayattan vazgeçmek demek, kendimi patlatmak demekti ve bu ömrümün sonu demekti. Bunun yerine balon olarak bile olse devam edilmeliydi yaşamaya. Baloncuyla geçirdiğim saatler ilk zamanlardaki gibi üzmüyordu beni, hatta zamanla mutlu etmeye başladı beni. Kendini kandırmışsın sen diyebilirsiniz bana, ama ben kendimi kandırmıyorum! Güneş, rüzgâr ve çocuklar! Çocukların sevinci beni daha yükseğe çıkmaya teşvik ediyordu, daha büyük daha parlak olmaya ve ben mutlu oluyordum…

Zamanla bir balon olarak tükeneceğimi hissetmeye başladım, her şeyin bir kullanım ömrü var sonuçta. Sonsuz ömür yok sonuçta, ben de bir gün ömrümü tüketip bir yerde bir şekilde bitirecektim. Yavaş yavaş sönmeye başladım, önce heyecanlarım çıktı. Aslında gazı olan bir insanın geğirmesiyle birlikte duyduğu bir rahatlık duydum sanki. O şişkinlik azaldığında insanları göbek dediği fazlalıktan kurtulurken hissettiği rahatlığı arıyordum belki de. Heyecanlar bayağı şişirmişti beni, oh bee diyordum tam, kalbim güm güm atmayacak artık diyordum. Puııfff diye uçuşan hayalerimi gördüm, bulduğu delikten sızarken, kendi özgürlüğünü ilan etmişken. Görmemle beraber gerçeği anladım, heyecanlarım gittikçe o minnacık delikten sızdıkça hayat sıkıcı gelmeye başlayacaktı. Hemen kontrolü elime almam gerekliydi; heyecanlarımı fazla kaçırmamak için, koy vermemek için yama yapmaya karar verdim. İşin ilginç tarafı minnacık bir delik dahi olsa o deliği kapatmak için daha büyük bir yama yapmanız gerekiyordu, o minnacık dediğiniz delik tekrar tekrar başınıza iş açmasın diye, üstelik tekl yol da yamaydı, eğer tıpayı denerseniz, aynı büyüklükte bir tıpa bulsanız bile bu sizin için “son” demekti. Nasıl bir tıpa kullanırsanız kullanın o deliği genişletmekten başka bir işe yaramaz, benim deliğim için de kullanılmayacak bir yöntemdi, tıpa. Yama yapmak zor olmadı. İlk kez olmasına rağmen uğraştım, didindim durdum ve yaptım. İlk yamamdı, çok özendim, sevindim yama yaptığıma. Kendim yaptım. Bir balon kendine yama yaptı, komik değil mi?

İlk yamam bittikten sonra, kendime geleceğimi düşündüm ki kendime de geldim, ayıptır söylemesi yamam da bana renk kattı, bir hareket verdi, güngörmüş geçirmişlik havası ve erkeklerin hafif kırlaşan saçlarıyla yarışan bir karizmatiklik verdi. Yamamı yaparken de sevmiştim, hep sevdim.

Bir süre sonra yine hava kaçırmaya başladım, deliğin kaynağını bulmam zor oldu, ama bu sefer giden en az heyecan kadar değerliydi benim için; aşklarımı kaçırıyordum beni bırakıp gidiyorlardı birer birer. Onların hatıralarına sığındığım günler olmuştu ve şimdi teker teker gittiklerini, kendilerine dair her şeyi alıp gittiklerini görmek beni üzüyordu. Yalnız kalmaya başlayacaktım en sonunda, hemen ilgilenmem lazımdı, önce delik tespit çalışmalarına başladım, deliği bulunca çok mutlu oldum, az kalsın hoplayıp zıplayıp, göbek atacaktım ama yapmadım. Zaman kaybetmemeliydim. Ben hoplayıp zıplarken tüm havam sönebilirdi.
Bu kez çok daha renkli bir yama yapmak istiyordum, ne de olsa aşk için yama yapıyordum. Yamam bittiğimde ışıl ışıl cıvıltılı kuşlar gibi bir yamam oldu, hemen yapıştırdım tabi, daha fazla aşkın içimden kaçıp gitmesine izin veremezdim. Zaten gidenler yeterince değerliydi… ama tam zamanında müdahale etmişim kendimle gurur duyuyorum. Aynı zamanda biraz da üzgünüm artık içimde kalan aşklarla idare etmek durumundayım.

“Yine de böyle idare ederim yahu! Dünyanın sonu değil ya sonuçta! Sadece 2 tane şirin mi şirin yamam var, üstelik baktıkça daha renkli bir hal aldığımı görüyorum, bir balon için hiçte fena sayılmaz hani” diyerek kendimi teselli etmenin de yolunu bulmuştum.

İçimdeki heyecanın kaçmasını yasını tutmak istediğim zamanlar oluyordu bazen, bazen de o aşkları nasıl kaçırdım diye yas tutasım geliyordu, ama geçici oluyordu bu duygular, bir çocuk gördüm mü hemen keyfim yerine geliyordu, ya da birbirlerinin yeni farkına varan bir çift onların mutluluğu bana yansıyor, bende mutlu oluyordum.

Bir sabah uyandım, Aman Allah’ım birde ne göreyim! Bir delik daha açılmış! Kendimi tutamayıp ağlayacaktım nerdeyse bu üçüncü delik oldu, “off”lamak bana yakışmıyor, o yüzden puuffff!!! Üçüncü delik demek üçüncü yama demek ve bu da artık yamaların renk katmadığı eskimiş görüntüsü vermesi demek! Bu seferki ne deliği tam anlayamadım ilk başta, baktıkça ağlamak geliyordu içimden, daha fazla duramadım, ağlaya sızlaya yeni bir yama yaptım, bu sefer çok ağladığımdan dolayı mıdır nedir yamam renkli olamadı, ama sağlam oldu, tam yama yaparken bir fark ettim ki beni kaçırdığım şey mutlulukmuş! Ve yeni bir delik değilmiş bu, gördüğüm o sevimli, şeker mi şeker, cıvıl cıvıl çocuklar sayesinde ara sıra kendimi toparlasam da bu delik o zamanlardan beri varmış. Vardı bende bir terslikte çözememiştim zamanında! Keşke önceden fark etseymişim… Neyse daha fazla üzülemezdim, yamayı hemen yapıştırdım yerine. Oh bee, kendime geldim, diğerleriyle nasıl devam edebiliyorsam, bununla da bu şekilde devam edeceğim, yamam biraz renksiz mi oldu ne? Sanki yakışmadı da? Boşveeer…

Tamam, iyi güzel artık üç tane yamam var ama nereye kadar devam edecek bu yamalar, artık yama yapacak yerim kalmayana kadar mı? Ya da neden hep benim mutlu eden içimi kıpır kıpır eden kalbimi, onun sesimi duymamı sağlayacak kadar arttıran şeyler bu deliklerden sızıyor, neden hiç hayal kırıklıkları sızmıyor, neden oralarda hiç delik açılmıyor? Peki, mutluklarım sızdıkça onun yerine mutsuzluklarım mı dolduruyor içimdeki o boşluğu?

Hayal kırıklıklarının sızmasını istiyorum artık, yaşanmış yaşanacak tüm kötü duyguların…
Görmüyor musunuz sönüyorum ben! Artık eskisi kadar parlak değilim, canlı renklerimden eser kalmamış sanki, hele yamalar batıyor insanın gözüne gözüne…

Tam o sırada baloncuya bebek arabasına sığamayacak kadar büyük ama yine de bebek arabasına yerleştirilmiş bir bebek arabası yanaşır, arabanın içinde bebek ve arabanın yanında anneyle.

—Hadi uslu kızıma büyük parlak bir balon alayım, der anne.
Baloncu kadının görmeyen gözlerine bakar;
—Abla bu balonu vereyim sana hediyem olsun.

Balon bebek arabasına sığmayacak kadar büyük ama yine de bebek arabasına yerleştirilmiş olan bebeğin gözlerindeki ışıltıyı,sadece onu görür.

Sönüyorum dedim, aslında sönmemişim. Bu anne biricik kızına o kadar balon içinde beni seçti. Sönmemişim! Hala en parlak, en canlı benim!

O sırada bebek kendinin bile sığmadığı arabanın içine balonu sığdırmaya çalışır. Tek duyulan patlayan balonun sesidir.

— Hay aksi, siz en iyisi bize başka bir balon verin ama bu seferki lütfen hediye olmasın.

 

Read Full Post »


Sigara Kokusu

Bilirsin içmem, sevmem bile kokusunu…

Ama hatırlar mısın senin ellerinin kokusunu ne kadar sevdiğimi, ellerini avuçlarımın arasına alıp alıp alıp kokladığımı…

Gülerdin di mi bana içten içe, belki de anlamazdın ne yapıyor derdin bu deli kız. O deli kız sana çok aşıktı be!

Bir gün paketi aldım elime bir yandan konuşup evirip çeviriyordum, aldın elimden paketi, eline bile yakışmıyor, sana zararı dokuanacak hiç bir şeyi istemem. Hiç düşünmedin mi senin bana nasıl da zararının dokunduğunu, nasıl da içimde bir yerleri kanattığını. O gün seni o hassas noktandan yakalamıştı o deli kız, kendine zarar vererek seni kendine bağlayacaktı…

Aldım elime makası kestim saçlarımı yamuk yamuk, bir yandan telefonda ağlıyorum. Beni aldattın, beni aldattın diyorum. söylediklerimi duymuyorsun. Alıyorum bıçağı elime filmlerde gördüğüm bir sahne gibi dayıyorum boynuma, kendi boynumda usul usul gezdiriyorum, tehlikeli tehlikeli. Camın önündeyim aynı zamanda, anlatıyorum sana her sahneyi birer birer ve sen telefonun öteki ucunda ağlıyorsun, ben de ağlıyorum, senin ağlamandan gizli bir mutluluk duysam da… o kadar ki senin canın yanıyor ya benimki yanmış yanmamış artık önemli değil.

Koluma çizikler çizemezdim belki, gıyabi intihar denemelerinde de bulunamazdım emindim , ama ah senin canını acıtacak en ufak bir şey… sigaraya başlayacağım dediğimde verdiğim tepkiyi hatırlıyorum da sigaraya başlamamamın tek nedeni seni daha çok kıvrandırabilmekti.

Bir gün bana kalpli bir mum aldın, küçüktüm diye mi acaba? Kızlar böyle şeylerden mi hoşlanır diye düşündün? Saçlarımın çok kısa olduğunun, sürekli koyu renkli kıyafetler giydiğimin, takılarımın farkında mıydın? Kalpli, çiçekli, böcekli şeyler sevebileceğimi mi düşünmüştün, beni bu kadar mı tanıyordun? Yoksa beni değiştirmeye mi çalışıyordun…

Bazen sorgulamamak gerekir, yaraları deşmemek için, ama bil ki sevgili ben senden ayrıldığım gün içtiğim paketlerce sigaradan sonra anladım elindeki kokunun sadece ve sadece içtiğin sigaranın kokusu olduğunu.

Read Full Post »

Gösteri


Gösteri

Çağırdı beni “N’olur davetlim ol” dedi.

Ben de geldim. Kıramadım onu ki kırmayı da hiç istemem ama o kırdı beni. Davetlim ol dediğinde bana hiç değilse sırf ona daha yakın olayım diye ön koltuklardan bir yer ayarlayacağını düşünmüştüm sırf onu daha yakından görebileyim diye. Hiç hayal ettiğim gibi olmadı, değil ona yakın olmamı benim geleceğimi bile düşünmemişti, beni tamamen aklından çıkarmıştı, beni unutmuştu. Geldiğimi gördüğünde şaşırdı, peki mutlu oldu mu? Daha çok şaşırdı sanırım ve mahcup oldu, diğer arkadaşları ön sıralara kurulmuştu. Bir tek ben, bir tek benim nerede oturacağım belli değildi. Ben ise yolda gelirken orkidemi almış beni görünce hem orkideye hem de oynayacağı ilk oyuna geldiğimi görmenin sevinciyle boynuma atlayacağını düşünmüştüm. Yanılmışım. Hoş geldin demeyi bile unuttu, çok heyecanlıydı, ondandır. Şaşırmıştı, mahcup olmuştu, kesin ondandır.

Beni karşılarken “Gelmeni beklemiyordum” dedi. Benimse içimden böyle karşılayacağını bilseydim hiç gelmezdim demek geldi. Demedim. Kıramadım ki onu kırmayı hiç istemem. Heyecandandır, kesin ondandır.

Apar topar yer ayarladılar bana. Evet, evet beni başrol oyuncusuna âşık olan adamı salonun en arka sağ köşesine koydular. Onu daha zor görebileyim diye, o benden, ben ondan uzak olalım diye. Onun sesini daha az duyayım, sesine mahrum kalayım diye… Daha iyisi olamazdı demek geldi içimden, diyemedim, kıramadım onu. Davetlisi olmamı istemişti ben de oldum. Davetlisiyim sadece aşığı değil…

Oyun başladı, sesini duyuyorum, yüzünü görüyorum ama yetmiyor bana, daha yakın olmak istiyorum. Sesi kulaklarımda çınlasın, yüzü nefesim kadar yakın olsun bana, nefesini o konuşurken tenimde hissedeyim istiyorum. Onun bunlardan haberi yok. Henüz. Belki de var aslında, belki de her attığım adımda her bakışımda kendimi ele veriyorum…

Oyuna konsantre olamıyorum, zaten ben tiyatroyu sevmem ki… İstediği kadar büyük bir aşkı anlatsın bu oyun anlatılan hiçbir şey benim yaşadıklarımı tarif edemiyor anlatmakta zorlanıyorum, tıkanıyorum… Ondan başka bir şey düşünemiyorum. Oyun umurumda bile değil! Hatta burada en arkada ondan çok uzakta sanki bir yabancıymış gibi arkada oturmak bile umurumda değil! Umurumda olan onun beni hala fark etmemesi!… Ya da belki de fark ediyor, ondan beni kendinden uzak tutmak için böyle yapıyor. O yüzden beni taa buraya oturtuyor. O yüzden beni karşılarken mutluluk göremiyorum yüzünde, sadece şaşkınlık ve mahcubiyet oluyor her seferinde. Hayır, hayır bu şekilde düşünmemeliyim. Beni kendinden uzak tutmaya çalışmıyor, sadece daha anlayamadı ne yaptığımı ne yapmak istediğimi anlamaya çalışıyor. Sadece beni biraz daha tanımalı, ona biraz daha zaman tanımalı, ondan sonra ancak gidip kendisine nasıl bağlandığımı anlatabilirim, ancak o zaman parlak kahverengi saçlarında gezinen ışığı avuçlarıma almak istediğimi, yeşil gözlerinde yeşil ama içinde kahverengi çizgilerin bittiği gözlerinde, yolculuğa çıkıp zaman zaman kaybolmak istediğimi narin avuçlarını avuçlarımın arasına alıp kendisiyle uzun uzun konuşup hayata dair ne varsa en çok ve sadece onunla paylaşmak istediğimi söyleyebilirim.

Şimdi tüm bunları bir köşeye bırakmalıyım, oyuna konsantre olmalıyım. Oyun bittikten sonra onunla konuşmaya başladığımda en azından oyunun konusunu anlayabilmeliyim, onun oyunculuğunu ne kadar çok beğendiğimi hayran kaldığımı söyleyebilmeliyim.  Hayran kaldığım aslında öncelikli olarak o olsa da… Sesi kuş sesi gibi, sabah kuş sesleri ile uyanmanın verdiği huzuru anımsatıyor onu dinlemek. Ne kadar da yakışıyor sahneye ne kadar da güzel rol yapıyor. Çok çalışmış olmalı, tüm ekip çok çalışmış olmalı… Şu sarıldığı oğlan da çok güzel rol yapıyormuş… Onun yerinde ben olmayı, bana sarılmasını isterdim. Kokusunu hissetmeyi, hissetmek ne kelime içime çekmeyi isterdim derin derin. Aşığım ona…Oyun , evet oyuna odaklanmalıyım.

Sanki gerçekten aşık o çocuğa, sanki o çocuk da ona gerçekten aşık. O kadar tutkuyla bakıyorlar ki birbirlerine…Üstlerinde kostümleri olmasa, şu anda sahnede olmasalar inanamazdım gerçek olmadığına, gerçek olma ihtimalini bile düşünmek istemiyorum…ama ne kadar da iyi rol yapıyorlar…sanki kimse ama kimse yok salonda sadece ve sadece o ikisi var öylesine derin bakıyorlar birbirlerine…Keşke o çocuğun yerinde ben olsaydım bana baksaydı böyle uzun uzun, benim gözlerime dalsaydı. Keşke beni böyle tutkulu öpseydi ve bizim öpüşmemiz sahnenin kapanmasıyla bitmeyip yeni hayatımızın başlangıcı olsaydı. Keşke!

Oyunun konusu ne diye sorsa biri bana aşk diyebilirim ama benim görmek istediğim tek aşk onun bana aşkı olabilir. Başkasına katlanamam, başkasıyla aşk yaşamasına katlanamam. Bir âşık olacaksa eğer onunla, bu hikayede,  o kişi ben olmalıyım…

Perde kapanıyor artık. Oyun bitiyor. Onu başkasıyla görme işkencesi böylece sona eriyor. Belki de bu akşam söylemeliyim ona karşı hissettiklerimi, belki de o da söylememi istiyordur hatta belki de evet der bana. Evet, en uygun zaman bu akşam… Bu akşam mutlaka söylemeliyim.

Hayal kırıklığı… ne kadar da acı veriyor… Söyleyemedim bile. Nişanlanıyorlarmış, rol değilmiş aşkları… Bu kokteylde nişanlanacaklarını açıklamak içinmiş. Onu başkasıyla görmeye dayanamıyorken bunu ondan duymak ve gözüme baka baka sevdiği adama sokulması… Kalbim nerede hissedemiyorum ama göğsümde bir acı var, sıkışıyor sanki bir kuş oturdu oraya; ağırlığıyla kalbimi sıkıştırıyor.

 

 

Read Full Post »


Sen bir hastane odası soğukluğunda terk ettiğim sevgilimdin benim ve sen artık sadece bir hayaletsin.

\

Bir gün saçlarım ıslaktı; duştan yeni çıkmıştım, sen ise aynadaki yansımam gibi görünmüştün bana, saçlarını kurut demiştin. Üşenmiştim. Daha sonra çok ama çok hasta oldum. İşte sana ilk o hastalıkta kırıldım. Sanırım istediğim; aynadaki yansımam gibi bir anlık görünmen yerine ben ellerimden tutup saçlarımı havluyla yavaş yavaş senin kurulamandı. Yapmadın belki de yapamadın.
Belki aynadaki görüntünün uzun süre kalabilmesi için benim de aynaya daha uzun, uzun uzun bakmam gerekirdi ama bilirsin aynaları sevmem pek. Hiç barışık olamadım aynalara, sana rağmen seni sadece onlara bakarak görebilmeme rağmen.

\

Keşkelerim oldu ve ardından çünkü dediklerim, belki sen hiç olmasanbunların hiç biri de olmazdı… Çünküler hep keşkelerin ardından geldi. Seni kendime karşı savundum sürekli, çünküler hep bundandı. Bir yanım seninle savaşırken bir yanım sana kol kanat geriyordu. Tehlikeli sularda geziniyordum. Çatışmanın içindeydim…senin yüzünden.

Karşıma başka biri, rüyaları süsleyebilecek biri çıktığında dahi ben seni savundum hayalet, senin hepsinden daha iyi, daha sevecen olduğunu ve bir tek senin beni bu kadar çok sevebileceğini iddia ettim, belki de böyle olduğunu hayal ettim. Bu yalana inanmak istedim, sen yansımanla desteklemesen bile.

Bir gün alıp başımı gitmek istediğimde çok çok uzaklara, sana bir daha buralara gelmek istemediğimi söylediğimde bana bakışlarını fark etmedim sanma. “Seni bırakacağım mı demek istiyorsun” diye soruyordu gözlerin, tam ağzını açıp konuşacaktın ki tutuyordun kendini, ben biraz sinir harbiyle biraz da heyecanla yapacaklarımı anlatırken sabırla beni dinledin ama gözlerin soruyordu. Sonra bir anda vazgeçtin ve ilk olarak nereye gideceğimi-zi sordun bana. İnsan nasıl böyle bir soruya bu planın içinde sen yoksun diyebilirdi ki üstelik tek yapmam gereken yanıma bir ayna almaktı. İlk güzergâhımızı çoktan belirlemiştim; yunan adaları. Ancak o güzergâh değişti artık ve yol arkadaşım da; baharda bir başına Suriye yolculuğu. Yeni yol arkadaşım yalnızlık efendi. Aslında iyi oldu, okuyamadığım kitaplar, seyredemediğim filmler vardı artık hepsini yapabilecek vaktim var. Tüm istediklerimi gerçekleştirmek için…

\

Bir gün işe giderken aslında hiç gitmek istemediğim bir günde, üstüme ne giysem diye düşünürken, dolabımdaki kıyafetlerin birini giyip birini çıkartırken görmüştüm seni. Omuzlarımdan tutup kulağıma fısıldamıştın, kırmızı pantolonunu giy demiştin, aslında o pantolon kırmızı değildi ama renklerle aran iyi değildi; ben o gün yeşil pantolonumu giymiştim, yakışmıştı.

Bir gün aylak aylak gezmek istediğimde cadde boyunca hep vitrinlere bakmıştım, vitrindekilerle ilgilenmiyordum, bir anlığına da olsa camekânlarda seni görmek istiyordum… Seni göremeyeceğimi bile bile aradığım elbiseyi ararmış gibi seni aramıştım, bulamamıştım.

\

Bir kumbara yaptım kendime; sana dair biriktirdiklerimi, söyle-ye-mediklerimi hep ona atacaktım ve zamanı gelince hepsini teker teker sana anlatacaktım,hepsini usul usul anlatacaktım;ne kalp kırgınlığı ne de kızgınlık olacaktı… Önce bir “keşke” sonra bir de “çünkü” attım kumbaraya, eve gittiğimde aynanın yanında duran kumbaraya atacaktım ve sen ben aynada kendi kendime konuşurken geldiğinde kumbaradan çıkartıp onları sana anlatacaktım. Gelmedin… kumbaraya bir “çünkü” daha!

Sana en çok ne zaman kırıldığımı biliyor musun hayalet? Ben biliyorum, ne zaman seni affetmek için en çok çabayı harcadığımı…

Ameliyattan önce yolunu gözledim hem de hep… hem de saatlerce, ama yattığım yerden görebileceğim bir ayna yoktu. İşte o zaman bir hayaletin peşinde koşmanın zorluğunu hissettim.
Ve gözlerimi açtığımda odamın çiçeklerle dolu olacağını düşünmüştüm; orkidelerle. Uyandığımda, lanet olası acı bile umurumda değildi, çiçeklerin olmaması daha çok canımı acıttı.

İşte o zaman bit-ti.

Hastane odasında o kumbaranın dolduğunu fark ettim ve kırdım o kumbarayı. Bir daha hiç kumbaram olmayacaktı. Kırık bile olsa…

Read Full Post »


flah olmaz bir romantik var karşınızda şu anda.

\

Kendisi bir otobüste, hatta kendi standartlarına göre oldukça lüks sayılabilecek bir otobüste seyahat ediyor üstelik tek başına. Kimse de yok yanındaki koltukta. Bu yüzden istediği kadar yazabilir ve de yayabilir. Önünde topu topu üç saatlik bir yolculuk kaldı ve okuduğu kitabı da bu süre içinde bitirebilecek.

Yolculukta geçtiği duraklardan hiç biri gelecek kadar onun içini acıtmadı, hiç birinde kendini bu kadar yalnız hissetmedi. Bir sonraki durak sevdiğinin memleketinin durağı, onu göremeden buralardan öylesine geçip gitmek acı verici. Bir yolu olsa keşke inse şu otobüsten hemen bir sonraki durakta ve gitse sevdiğinin kapısına, çalsa o kapıyı, sevdiği açsa ve nutku tutulsa, kısa bir şaşkınlıktan sonra onu belinden kavrayıp sıkı sıkı sarılsa… sonra sonra yine gitmesi gereken o yere gitmek için bir otobüse binse, ilk otobüse. Gittiği yerde yalanlar uydursa otobüs arıza yaptı, yollarda rezil rüsva oldum dese. Yok, hepsi bir hayalden ibaret, ne sevdiğinin kapısına gidebilir ne de sevdiği onun bu durağında onu görebilmek için çabalayabilir.

Cep telefonunu çıkarıp, mesaj oluştur dedi. Kişi kısmına “sevdiğim”yazdı ve mesajı yazmaya başladı. “Bir bilsen, ah bir bilsen seni göremeden buralardan geçip gitmek ne kadar zor geliyor.” Tam gönderecekti ki kendine bu kadar duygusal olmayı yakıştıramadı, mesajı silip yerine “50 numaralı koltuğa otur, 51 numara benim ama” yazdı, biraz muzip olmak istedi. Halbuki biliyordu sevdiği, beraber rezervasyon yapmışlardı, bu uzun ama bir o kadar da güzel yolculuk için. 50 numaralı koltuğun dolup dolmayacağını merak etmişlerdi, dolmamıştı 50 numaralı koltuk ama dolmayacak anlamına da gelmiyordu. Keşke gelse diye iç geçirdi, otobüs şirketini, plakayı, her şeyi biliyordu. Belki de gelirdi.

Bu yolculuğu yalnız değil de onunla yapmak isterdi. İflah olmaz bir romantik olması yetmiyormuş gibi bir de hayalperestti!

Sevdiğinin memleketindeki durağa varmışlardı, otobüs bazı yolcuları burada bırakmak, bazılarını da almak üzere durdu. Hayatta böyle bir şeydi aslında, duraklarda inenler ve yeni binenler oluyordu. Otogarları ise biz seçiyorduk. Sahi seçiyor muyuz durakları?

Birbirinden ayrılacağı için hüzünlenen insanları görüyordu, ya da kavuşmanın heyecanıyla otobüsten inerken dahi heyecanlarından yerinde duramayanları, bavullarını bekleyemeyecek kadar sabırsızları. O da bir durakta inecekti, onu da orada bekleyenler vardı, o da birilerine kavuşacaktı. Ama bu durak bu durak var ya, bu durakta isterdi birilerine kavuşmayı ve kavuşacağı kişinin de sevdiğinin olmasını.

\

Yeni yolcular bindi ve artık bu durakta zaman kaybetmenin de bir anlamı kalmadı, hareket vakti geldi. Duraktan biraz hüzünle biraz da özlemle ayrılırken aklına verdiği sözler geldi, her hafta sonunda onun yanında olacağına dair sözler; gerekirse sabahın köründe evden çıkacağını, gerekirse bir yalan uydurup birilerine o şehirde kalacağını, arkadaşlarıyla beraber bu şehrin akşamlarını gündüz edeceğini… hiç biri olmamıştı, olamamıştı. Üstelik bir de şimdi onu görmeden geçip gidiyordu. Bir iki dakikalığına bile olsa onu görmek isterdi. Acaba gelir miydi, çağırsaydı. Bir iki dakikalığına dahi olsa onunla bu durakta buluşmak ister miydi? Bir yandan sormadığına pişman oldu, bir yandan da aslında yeterince bunun istediğini belli edip etmediğini düşündü. Keşke açık açık söyleseydi. Böyle bir ihtimal yoktu, saçmaydı, imkansızdı.

Ne de çok isterdi bunun olmasını, otobüste yanındaki boş koltuğun onun için ayrılmış olmasını, yolculuğun geri kalanını beraber geçirmelerini. Ne de zevkli olurdu. Hatta hatta isteseydi cam kenarını dahi verirdi ona, başını yaslardı onun omzuna. Belki uyuyabilirdi bile. Gerçi o zaman elindeki kitabı bitiremezdi, varsın bitmesindi kitap, bitirmesindi. Artık bir sonraki durağa doğru yol almaya başlamışlardı.

\

Tam o sırada, bir şey oldu. Otobüs artık durağı geçmişti, ilerlemişti ama durdu. Öylece yolun kenarında durdu. Trafik yoktu, ışık yoktu, kaza yoktu. Bir anda çocukluğunun yolculukları geldi aklına; uykunun en tatlı yerinde otobüsün askerler, jandarmalar tarafından durdurulduğu, herkesin kimliklerinin sorulduğu günleri hatırladı. Bir keresinde genç bir adamın kolundan tutup indirmişlerdi otobüsten, çok korkmuştu, o adama ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemedi. Tüyleri diken diken oldu bir anda, kimliğini çıkartmak için çantasına uzanırken o günlerin çok geride kaldığının farkına vardı, gülümsedi. Belki geç kalan bir yolcuyu bildirmişlerdi, otobüs bundan dolayı durmuştu. Sonra hayalperest kişi bir hayal daha kurdu, sevdiğinin elinde minik bir çantayla otobüsün peşinde koşturduğunu. Belki oydu! Sevgiydi, sevgiliydi binen!

\

Merakla bekledi karşınızdaki hayalperest, sevdiceğin otobüse binip gülen gözleriyle 51 numaralı koltuğu ve onun sahibini aradığını… Ama olmadı. Kimse gelmedi. Otobüs tekrar hareket etti. Hayalperest kişilerin yaptığını yaptı o da; yeni bir hayal kurmaya koyuldu.

 

Read Full Post »


Bir hastalık mı bilemiyorum ama ben o işi yaparken çok zevk alıyorum. Öyle böyle değil zevk alıyorum , mutlu oluyorum. Şirkette herkes çıkıyor, tüm personel…Patronlar ve bir kaç müdür kalıyor , satış müdürü , bazen kalite kontrol müdürü , klima satış müdürü. İşte o zaman benim için eğlence başlıyor…

Aslında ilk olarak , erkekler tuvaletinin bozulduğu güne denk geldi bunu yapmam. Bizim patronla kalakaldık ortada, n’apalım dedi , bende patron bayanlar tuvaletine girelim dedim,nasıl olsa kimse yok dedim. Girdik. Her şey öyle başladı işte.

Bir girdim, daha o anda alışkanlık oldu benim için.Patron da girdi kadınlar tuvaletine ama onda bir değişiklik farketmedim. Belki o da bunu benim gibi gizlemeyi başarıyordur…

İnanın bana kadınlar tuvaletinin atmosferi çok farklı , oraya girince kendimi çok mutlu hissediyorum, günün tüm sorunlarından uzaklaşıyorum. Sanki tüm sıkıntılarım , dertlerim bitmiş ve de ben kırlara salmışım kendimi… Kadın kokusu , kır çiçeği kokusu…

Erkekler tuvaleti gibi değil ki orası, benim gibi şişko, göbekli, kıllı ve aynı zamanda kel, ter kokularını saklayamayan erkekler yok orada. Orada güzel bakımlı kadınlar var. En bakımsızının bile mis gibi koktuğu, saçlarını savurduğu bir yer orası…Ayrıca isterlerse burada sadece tuvaletlerini yapıyor olsunlar, düşünsenize ne kadar harika! İncecik dantelli külotlarını benim şu anda oturduğum klozete yakın yerde aşağıda indiriyorlar, ve o iç çamaşırlardaki kadının kendi o saf ter kokusu o ise kır çiçeklerinden bile güzel kokar…

Keşke görünmez olsam da gündüz saatlerinde de girebilsem buraya…Bazen aklım burda kalıyor , bizim şirketin kadınlarını girip çıkarken anlıyorum nereye gittiklerini, makyaj tazelendiğini falan gözlüyorum. İçim içimi yiyor. Oraya gitmemek için kendimi zor tutuyorum, dakikalar saymakla geçmiyor! Yeniyim burda hem, ondan dolayı böyle boş oturuyormuş gibi gözükmek, çaktırmak istemiyorum bu durumu. Hem yeni, hem de sapık dedirtmen kendime, koskoca koordinatör boş oturuyor dedirtmem kendime… Ondan not defterime sürekli notlar alıyorum , tüm kartlarımı diziyorum masaya onları kategorize ediyorum. toplantı yapıyorum sürekli, pazarlama stratejilerimi anlatıyorum…

Eskiden arkadaşım olanlar şimdi patronum oldu, eskiden müşterisi olduklarımın şimdi kordinatörü oldum. Yıllardır devam eden iletişimimiz bozuldu, etrafta bir gerginlik var, konuşulan bir şey yok ama hissedilen bir gerginlik var… E tabi onlar için de kolay bir şey değil, hazmetmesi zor bir durum olmalı. Ya benim hazmedemediklerim? Eskiden müşteriyim diye artislik yaparken şimdi emir kulu oldum. Ağır geliyor bana, istediğim saatte çıkamamanın ya da geç gelip işim bitince çıkmanın rahatlığını yaşayamıyorum artık…Düşündükçe kötü oluyorum aslında, koskoca şirketim ,yıllardır emek verdiği şirketim ilk dalgalanmada elimden kayıp gitti, kurtaramadım, iflas bayrağını çektim. Yine de ne olursa olsun, mert adamlara denk geldim, beni aldılar yanlarına, kıymetli bir görev verdiler… Hiç birşey içimin acımasına engel değil, hiç bir teselli acımı hafifletmiyor… Akşama kadınlar tuvaletinde geçireceğim bir kaç dakikanın hayali haricinde…

Saat 15:16 herkesin çıkmasına daha çok var, yine zaman geçmemeye başladı, bu akşam patronun da işi varmış, baldızı doğum yapmış , erken çıkacakmış. Böylece daha çok vakit geçirebileceğim bu akşam orada. Kimse de rahatsız edemez bu akşam…Çalışıyormuş gibi gözükmem lazım , satış operasyon müdürü Ayşin Hanım geliyor. Kim bilir yine ne gereksiz şey için rahatsız edecek beni? dur bakalım.

Neyse bu sefer çabuk gitti, sevmiyorum o kokana hallerini, işveli gözlerini gözlerime gözlerime dikip sonra da saçlarıyla oynamasını , erkeksi elleri ve kadınsı göstermeye çalıştığı hareketleriyle beni etkileme çabasını, yoğun parfümünü, sevmiyorum ben o kadını. Ama akşam olunca tuvalette geçirdiğim dakikalarda onu dahi düşünmekten kendimi alamıyorum. O kapıdan girdiğim anda temizlikçi kadın – kara, kısa, şişko- bile bana çok cazip geliyor…Tüm kadınlar o kapıdan ben içeriye girince ulaşılmaz ve çekici oluyor , parfümleri, ten kokuları… Onları en çok oradan hissedebiliyorum.

Dakikalar geçmiyor… Yine kartları çıkartalım bari, belki potansiyel bir müşteri çıkar da çocuklara veririm ararlar. Onlar da şimdi işlerinin yoğunluğundan dem vurup , mıy mıy ederler. Paşa paşa arayacaklar tabi ki, ben arayacak değilim! Koskoca koordinatörün arayacağı firmalarda o denklikte olmalı değil mi ama! Yoğunmuşlar , kriz zamanı sadece tahsilat yapmaya çalışıyorlar!

Saat 16:20. Bir saat kadar bir süre kaldı. bir saat dediğin nedir ki, çabuk geçer! Ömür bile geçiyor, bir saat mi geçmeyecek! Böyle demek , erkekliğe leke sürmemek kolay tabi, ama gözüm ne kol saatimden , ne de bilgisayarın saatinde ayrılmıyor, en iyisi bilgisayarı bekler konuma getireyim de, toplantı notlarını çıkarayım. Bir şeyler karalarsam hem zaman geçer, hem de yarın bir durum değerlendirmesi yapmak için hazırlık yapmış olurum. Ne durum varsa bir de değerlendirmesini yapıyorum, küfür etseler yeridir! Yapacak bir şey yok, çalışıyor gibi gözükmem gerek, çalışmam gerek , yoksa günler geçmeyecek…

Buradaki çoğu insanla tanışmadım daha. Öyle adetler yok, büyük bir şirket olabilir ama kurumsal değil, adaptasyon , oryantasyon dönemi diye bir uygulama yok…Düşünüyorum da eskiden ne kadar büyük gelirdi burası bana, şimdi işin içine girince eksikleri, hataları gördükçe , yanıldığımı anlıyorum. Tabi ki bunları düzeltecek ben değilim! İşime bakarım ben. Firma sahipliğinde satış koordinatörlüğüne… Bazen elime kalemi alıp herşeyi baştan yapmak geliyor, istediğim düzeni burda kurmak geliyor. Ama kemikleşmiş bir yapısı var buranın, genç nüfus bile kemikleşmiş burada!

Kadınlar hariç!

Şu anda cazip gelmeselerde akşamı beklemekten alamıyorum kendimi. Şu anda burada üstlerinde kazak olan tüm kadınların altlarındaki hayal etmek beni mutlu ediyor, tüm dertlerimi unutuyorum, bulunduğum dünyadan sıyrılıyorum… Acaba benim ki iç çamaşırı fetişi gibi birşey değil mi? Normalde ben o kadar da iç çamaşırlarıyla ilgilenmem ki! hiç hatırlamıyorum öyle fantazilerimin olduğunu, gençliğimde bile! Kaldı ki bu yaştan sonra! Hiç olacak şey değil!

Ooo saat dolmuş bile! Şimdi millet toparlanmaya başlar, patronda zaten hareketlendi. Bu akşam süper olacak! Doya doya kalabileceğim istediğim klozete geçip istediğim kadar oturabileceğim. Nasıl olsa kimse kalmaz. Patrondan ofisi kapamak için anahtarı da erkenden istediğim iyi oldu. Yalnız şu temizlikçi kadın sorun biraz, bazen geç çıktığı gözüme takılıyor bu akşam oyalanmasa bari! Kontrol ettimde o da hazırlanıyor çıkacak birazdan sanırım patrondan gitti, millette çıkıyor , keyfim yerine geldi!

Gittiler! Sonunda! Tek tük ışıklar kaldı sadece, onları da çıkarken ben kapatacağım. Akşamları burası çok romantik aynı zamanda çok çok kasvetli oluyor. Nasıl oluyor bilmiyorum ama iki etkiyi de aynı zamanda vermeyi başarabilen bir yer burası…

Gidebilirim artık…

Kapı kilitli ama! Hayır olmaz kapı kilitli olamaz, bu sesler kilitli bir kapının çıkarabileceği sesler değil zaten! Kapı açılacak gibi, ama açılmıyor, bozulmuş olmalı, ya da biri birşey koydu önüne sonra da unuttun. Tabi ya, hep o temizlikçi kadın! Allah bilir kapının açılmasını engelleyecek ne koydu o kapının önüne! Biraz zorlasam, ıııhh , açılacak gibi sanki… Evet evet, açılıyor sonunda! Biri kadınlar tuvaletine girmek için bu kadar uğraştığımı bilseydi , neler düşünürdü hakkımda! Ne düşünülebilir ki, benim sapık olduğumdan başka… Böyle düşünmek her ne kadar sinir bozucu olsa da açıyorum kapıyı sonunda. Deli karı! Hem çöp kovasını hem de yer kovasının kapının arkasına sıkıştırmış! Deli , sahiden deli bu karı! Onun yüzünden her yer ıslandı, ağzı su dolu kovayı nasıl bırakır insan o şekilde , anlamıyorum! Her yer ıslandı şimdi! Offf!Allah’tan kimse yok , kalmadı şirkette, yoksa ne hesap verirdim , düşünemiyorum…Çıkarken yerleri kurutsam iyi olacak…

Aaaaah! Lanet karı! Düştüm onun yüzünden! Bacağım , ahhh! Bacağım kırıldı! Hep o pislik yüzünden! Bir yakalarsam onu! Ben ona yapacağımı bilirim! Buradan bir kurtulayım, ümüğünü sıkacağım onun! Kanıyor bacağım ! Damar mı koptu , anlamam ki! Allah’ım ne biçim bir acı bu! Kemiğim ayrılmış, çıkmış yuvasından! Üstelikte kan akıyor! Bu koca gövdeyle yere düşersen kırılır tabi! Ahhh! Biri yardım etsin! Kimse yok , kimse yok ki! Tüm herkes gitti! Ne olacak şimdi böyle! Allah belasını versin o boklu karının!

Sabahı beklemekten başka yapacak birşey yok! Telefonumu da bıraktım masada! bizimki tüm gece arayacak, belki polise haber verir de , onların aklına buraya bakmak gelir… peki, nasıl açıklayacağım herkese, kadınlar tuvaletinde ne işim olduğunu nasıl açıklayacağım! nasıl açıkalyacağım , karım ne işin vardı kadınlar tuvaletinde o saatte dediğinde! Düşünemiyorum, düşünmek istemiyorum, ağlamak istemiyorum…Acıdan, içine dültüğüm bu durumdan , açıklamama yapamadığım bu durumdan dolayı ağlamak istemiyorum… Nasıl kurtulabilirim , nasıl ? Bir daha kimsenin yüzüne bakamam ki! Karımın yüzüne nasıl bakacağım bir daha, nasıl açıklamasını yapacağım , herkes çıktıktan sonra kadınlar tuvaletinde nasıl kendimi mutlu ettiğimin ,mantıklı bir açıklaması olamaz ki! Ahh! Bu acı hiç dinmeyecek mi!!

Şurda bir şişe çamaşır suyu vardı sanırım, onu içsem ölsem , bana bakan o telaşlı ,acıyan gözleri görmesem…Bir kere gördüm o gözleri … Bir kere değil iflas ettiğimden beri neredeyse her gün…İflas ettiğimi öğrenen tüm dostlarım, karım, çalıştığım tüm firmalar, burdaki kıçı kırık muhasebeciler bile bana öyle baktılar, acıyan gözlerle… Daha fazla katlanamam o gözlere… Herşeye razıyım ama bir daha kimsenin bana acımasına katlanamam! Tek yapmam gereken şey çamaşır suyuna yetişmek ve sonrada öldürücü olması için dua etmek…Zor birşey değil benim , için , birazcık kolumu uzatmam gerek. Daha önce düşündüğüm birşeyi şimdi uygulamam gerek, sadece yetişmek, gerisi dua etmek…

Artık sadece dua etmek gerek… Sabaha kalmadan , kimse görmeden…

Read Full Post »

Older Posts »