Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘kitaplar’


English: A Publicity shot of Tess Gerritsen

Image via Wikipedia

Tess Gerritsen’le imza gününde tanıştıktan sonra  ilgi alanım edebiyattan farklı konulara kaydı. Yıllardır istediğim o akademik okumalara başladım sanırım ama çok farklı konularda ve anlamlarda. Damla damla bir şeylerin biriktiğini hissediyorum içimde, zamanla etkisi görülecek şeyler ama çoook fazla keyif alıyorum, okuduklarımdan dolayı çok mutluyum. Bu kadar ağır okumanın yanında İskender Pala’nın ŞahSultan’ını da okuyordum, tabii ağır okumaların yanında bu kitap yordu beni biraz. İskender Pala’nın o güzel anlatımında, kelimeler içinde yüzerken kaybolamadım. Kaybolmak istiyordum halbuki… Ben de normalde hiç yapmadığım bir şey yapıp kitaba ara verdim. Daha sonra tekrar başlayacağım. Ama araya tekrar bir şeyler sıkıştıramadan da duramadım. Kitaplıktan hariç , tv ünitemde yakın zamanda okumak istediğim kitapları ayırdığım bir raf vardı. Orada Bıçak sırtı’yla bakıştık, biraz, aldım sırtını okşadım kitabın, kapağını açıp kırmızı karton üzerindeki imzaya bakıp, tekrar yerine koydum. Çünkü evde çok daha öncesinden sırasını bekleyen Gece Nöbeti vardı. Esra, dedim, Bıçak Sırtı’nı (ki bu kelime grubuna bayılırım nedense) okumak istiyorsan önce Gece Nöbeti’ni bitir!:)

Tekrar bir gerilim romanının içine çekiliyorum, okuduğum onca güzel şeye rağmen gerilim okumak beni ekstar mutlu ediyor. Mesele nedir, kim katildir, bu sefer cinayetler hangi yöntemle işleniyor derken, bir bakıyorum ki sayfalar bana haber vermeden akıp gitmiş. Öylesine sürükleyici oluyor. Okumanın güzel taraflarından biri de bu sanırım, zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyorsun ama artık bıraktığında da zamanını dolu dolu harcamanın tatminini de yaşıyorsun..

Karton kapakta basılan kitapları çantada taşıması zor oluyor diye pek sevmiyordum ama bunu okuması ayrı bir keyifli oldu. Çocukluğumda evde bulunan kitaplar gibi… kitaplarla ayrı bir bağ kuruyorum sanırım.

Henüz ilk cinayet bile işlenmemişken benden bir şeyler duyacağınızı sandıysanız yanıldınız!: Bunun için asıl yazıyı beklemeniz gerekmekte:)

Read Full Post »


Kasım ayı sahiden kasım kasım kasıldığım bir ay, son bir kaç senemi düşününce hele en zor aylarımın gercekten Kasım aylarına denk geldiğine kanaat ettim. Sanırım senenin sonuna doğru hayatimi tekrar tekrar gözden geçirdiğimden ya da zamanın cildiriciligina sabredemedigimden…

Neyse ki Kasım ayında guzel seyler de oluyor. Tum zorluklarina rağmen hayatımı güzelleştirmeye çalıştım. İki senenin oncesini düşündükce hala hayattaysam bir anlamı olmalı dedim ve uzun süredir aklımdan gecen bir seyi yaptım: kapandım. Karar verme aşaması zor oldu aslında ama iyi ki de olmus. Simdi cok mutluyum. Allah daim etsin insallah.

Bunun haricinde bir de Kasım’da malumunuz TÜYAP kitap fuarı gerçekleşti. Ben size etkinlikleri oncesinden haber verebilen etkin bir blogger değilim maalesef. Genelde o etkinliklere katıldıktan sonra bazı bazı yazılar yazabiliyorum. İyice nadasa bıraktım. İnsallah dönüşüm muhteşem olacak 🙂

Kitap Fuar’ını onceden bildirip hatta yazarlar hakkında yazılarla da katkıda bulunmak isterdim ama yoğunlukların arasında su telefoncagizi sadece ve sadece çalar saat olarak kullandığım dönemler oldugundan yetişemedim. Kasım ayının en guzel tarafı ise kitap fuarına uzun zamandır severek okuduğum Tess Gerritsen’in katılacak olmasıydı. Hem de İskender Pala ile aynı günde! Hemen planlar yapıldı. Açıkcası ben hayatımda hic imza gunüne gitmemiştim ve gitmeyi de düşünmüyordum. Bir yazar hakkında hayal kırıklığına uğramak hoş olmayabilir. Ama Tess Gerritsen ve İskender Pala var isin icinde diyerek kolları sivadim.

Fuara vardığımızda ummadığım bir kalabalıkla karşılaştım. Evi fuara yakın biri olarak zaten metrobüs çalısmasının bitmeyen trafik çilesinin ustune fuar trafiğinin de eklendiğinin farkındaydim ama hic böylesine bir kalabalıkla karşılaşacağımı düşünmemiştim. Ortalık kitap okuru kayniyordu! İnsanların arasından sıyrılabildigimiz kadar hızlı bir sekilde Marti yayinevinin yolunu tuttuk ve son kitabı olan Bıçak Sırtı’ni alir almaz imza salonuna geçip coktan oluşmuş olan kuyruğun bir yerine kendimizi attık. Yerimizi alir almaz da kuyruğun ortasında buluverdik kendimizi. İnsanlar o kadar hızlı toplanıyorlardi!

Sonunda Tess Gerritsen geldi ve inanılmaz güleryüzlu, sempatik ve bizi gördüğüne şaşkındi. Kuyrukta o kadar saat beklediğimize değecek diye düşündüm onu gördüğümde. Biz daha onun fotograflarını çekemeden o bizim fotografımızı çekti. Bu kadar kalabalık olmamızı beklemiyormuş anlasilan:))

Sıra bize yaklaştıkça kendisinin aynı zamanda cok nazik olduğunu da ogrenmis olduk. Her okura ayrı ayrı teşekkür etti, hepsiyle fotograf çektirmek icin ayağa kalktı; zerre kibir yoktu. Ne yalan söyleyeyim sıra bize geldiginde heyecanlandigimi fark ettim:) Kitabımı imzalarken yazdıklarından dolayı kendisini cok takdir ettigimi soyledim. Ne de olsa gerilimi okuması kolay ama yazması zordur! O da bize teşekkür etti bu kadar uzun süre beklediğimiz icin. Hic boyle geçmesini beklemiyordum. Artık daha cok sevdiğim, kanlı canlı bir yazar var karşımda kendisini düşününce. Biraz dinlenir dinlenmez İskender Pala’yi aramaya koyulduk ama kalabalığın icinde hareket etmek pek bir zordu. Ayrıca kitap ilgisinden daha cok tüketim çılgınlığının fuara yansımasını gordum diyebilirim. İnsanlar telefonda kac kisiyi gördüklerini sayıyorlardı… Bunun senin su anda yaptığından pek bir farkı yok diyeceksiniz belki ama oyle degil iste fuarda gercekten bir sürü yazar vardi ve ben size gördüklerimin listesini çıkarmadım, sadece ilgimi çeken yazarlarla olan maceralarımdan bahsediyorum:)

İskender Pala’yi ziyaret ise cok meşakkatli oldu. İmza salonunu bulamayınca standına gidelim oradan ogreniriz dedik ama Kapı yayınlarının standına yaklaşmak ne mümkün! Oyle bir kalabalık var ki imza gunu orada yapılacak sandik. Önümüzdeki kizlar da bulamamışlar bizim gibi onlar sorarken öğrendik, kizlar peki İskender bey geldi mı diye sordular oradaki görevli, geldi hatta tam arkanızda dediğinde onlar daha donemeden ben dondum ve selamlastik ama benim söyleyeceğim cok şey vardi! Ama yaninda bir suru de insan vardi ve ben hic bir sey söyleyemedim! Hem bu kalabalıkta vaktini almak istemedim hem de oyle ayak üstü degildi konuşacaklarım:) Yapamadım iste. Üstelik hafta ici düşündüklerimin bir kısmını kendisine mail olarak göndermiş olsam da kendisinden beni edebi olarak egitmesini alalede bir sekilde
söylemek hic hoş olmayacaktı. Kısmet değilmiş dedim ve imza salonuna geçtik geçmemizle kendimizi kaybetmemiz bir oldu diyebilirim cunku bası sonu olmayan bir kuyrukla karşılaştık. İskender Pala’ya ve kendimize daha fazla eziyet etmemek adına o kuyruğa girmedik ama sonradan öğrendim ki zaten cok yorucu olmus o kadar kitabı imzalamak.

Eve döndüğümüzde Bıçak Sırtı’ ni elime aldığımda mutluluk duydum. Cok guzel bir hatıra oldu ayrıca başka sevdiğim yazarlarin da imza gunüne katılacağım bundan sonra. Hafta ici de Tess Gerritsen’in kendi blogunda bizden bahsetmiş olduğunu gordum hatta çektiği fotografın bir yerlerinde ben de varım, okudukça mutlu oldugum bir yazı yazmış.

20111126-105014.jpg

Bu aynı zamanda yayınlayacağım tek kapalı fotografım sanırım.

Aşağıda da Tess Gerritsen kitap imzalarken.

20111126-105044.jpg

Kitap fuarı gercekten gençlerle kaynıyor . Esim trafiği görünce Türkiye’de gercekten bu kadar kitap okuru var mı demişti. Evet, evet var:) Artık eskisi gibi degil.

Yalnız ilk defa bir fuardan elimde poşetlere donmedim. Cok az kitap aldim. Evde hala okuyamadığım kitapları hatırladıkta evdekileri bitirmeden yenilerini almanın uygun olmayacağını düşündüm. Size hepsinden bahsedemesem de okuyorum ya okudukça mutlu oluyorum ya o bana yeter:)

Read Full Post »


Her yerde bir liste çılgınlığı var, to do list‘ler , planlar, programlar, analizler…

Ben bundan geri kalır mıyım, kalmam tabii… Benim de kendi çapımda yapılacak listeler var tabi, mesela ilk iş olarak dün akşam keşfettiğim o harika kalın fosforlu kurşun boyalardan alacağım:) Çeyiz hazırlıkları da var tabii. Açık yüreklilikle itiraf etmek gerekirse kendimi hiç bu şekilde hayal etmemiştim, uzaylı gibi bakıyorum bazı şeylere. Bazı konulara da kendimi kaptırabiliyorum… To do list’imin devamında da o kalemleri bitirmeden bir sürü bir sürü fotoğraflarını çekebilmek ve onları flickr  hesabımda ve bloğumda paylaşabilmek.

Önümde bir öykü yarışması var beni bekleyen ve bir dergiye gönderilecek başka bir tanesi… bilgisayarda tekrar yazılması gerekiyor ama içime çok sinmedi hayal ettiğim gibi gelişmedi; övünme anlamı çıkarmayın bundan ama Anton Çehov’vari oldu biraz! Tereddütüm bundan.

AFE kitap kulübünde aksaklıklardan dolayı da iki kitabı dört haftada bitirebilecekken iki haftada bitireceğiz. Halbuki ben araya bir gerilim romanı almayı planlıyordum!!!

Peki ben, kitapsever okur için  ne yapacağım; size 2010’da okuduğum ve 2011 okumayı planladığım yazarların ve kitapların listesini çıkartacağım ve yine bunu sadece sizin için yapacağım. Kendim için hani hatırlatma olsun diye yapıyorum sanmayın sakın;)

Read Full Post »


Ho ho ho ( yeni yıl geliyor ya , hoşuma gitti bu şekilde söylenmek) Yine bir yazıyı Murat Menteş’e dayandırmanın sevincini yaşıyorum sevgili okur. Gelin sizinle de paylaşayım. Korkma Ben Varım’da Şebnem Şibumi’yi tanıdıktan sonra neymiş bu şibumi dedim kendi kendime ve ben daha eğitim döneminde yer alan bir acemi blogger öğrendim ki Şibumi diye bir gerilim kitabı varmış da insanlar öve öve bitiremiyorlarmıış. Yadırgama beni sevgili gerilim sever okur, bir bin bilsende bir bilmediğin elbet olacak. Benim ise bilmediğim o kadar çok şey var ki onları yazsan kağıtlara o kağıtları da birbirine iliştirsen sonra da dünyanın çevresinde on yüz bin milyon tur atsan. Ama gerek yok kağıt israfına, ağaçlara kıymaya!

Kitaplıkta bir yoğun kitap varken, AFE kitap kulübünün kitaplarında buluşup kitap değişimi yapamadığımızdan dolayı sıradaki kitaplar ve yazarlar beklerken, ben nasıl bir susuzlukla bu kitabı aldım ve aldığım gibi okumaya başladım, anlatamam.

Gerilim romanlarının gerçekçiliği zaman zaman insana kaybolurmuş gibi gelir ya insana; bazen kahraman hep mükemmeldir, hiç kusuru yoktur. Hatta bazen saçma gelir insana, gerilim romanının akıcılığından dolayı kitabı elinden bırakamasan da elektirmekten de geri kalmazsın…

İşte Şibumi’nin kahramanı Nicholai Hel, daha da mükemmeldir! Bildiği diller, uyguladığı teknikler, Allah vergisi yetenekleri hepsinden daha üstündür. Ama almış olduğu kültür, yapısı, hamuru kusurlarını hiç göstermez. Ama o da zor duruma düşer, sokakta yaşar, evsiz kalır, aç kalır. Savaşta sevdiklerini kaybeder. Kaybettiklerini bulur ve bulduklarını öldürür! Sevdikleri öldürülür… Ama gerilim romanı sevdalısı olarak sen Nicholai Hel’i eleştiremezsin saygı duyarsın yazarıyla birlikte karaktere de…

Kitap biteli bir kaç gün olduğundan dolayı artık daha çok hangisine saygı duyulması gerektiğine karar veremiyorum, Trevanian‘a mı yoksa Nicholai Hel’e mi? Trevanian size gerilimi hızlı hızlı akan olayların haricinde de hissettirebilen bir yaz, dinginliğin dahi ne kadar tehlikeli olabileceğini öğretiyor. Bir gün eğer gerilim romanı yazabilirsem böyle okuduktan kısa bir süre sonra konusunu hatırladığım ama özünü hatırlamadığım gerilim romanları yazmaktansa tabii ki Şibumi gibi değerli bir şeyler yazabilmek isterim.

Nicholai Hel yarı Rus yarı Alman, mistik ama mistik olduğunun farkında bile olmayan biridir. Savaşın ortasında kalmasıyla başlar her şey, üvey babası olarak gördüğü Japon generalin kaybolması ona ölmüş olduğunu düşündürür ama bir gün onun yaşadığını ve savaş suçlusu olarak yargılanacağını öğrenmesiyle onu kurtarma kararı alır. Onu kurtarmak istemesi aslında farkında olmasa da tüm hayatını değiştirecektir. Gerisini anlatmayacağım bu Trevanian’a saygısızlık kendime de haksızlık olur.

Yakın arkadaşı Güve’nin deyimiyle anti-kahraman kahramanımız tam bir Amerika düşmanı, onların nasıl yozlaşmış bir kültüre sahip olduklarını çok net bir şekilde aktarmış.  Çok çarpıcı tespitler ve cümleler var.

Yersiz, yurtsuz, kimliksiz bir adamın kültür olmadan bir ırka sahip olamayacağını hatırlattı bana. Asimilasyon böyle bir şey işte, kültürün yoksa sen de yoksun. Kültürünü kaybederse sen de kaybolursun, bu kadar net. Kitapta da yok aslında böyle bir şey, tamamen kendi yorumum. Serbest çağrışımda kendimi aşmış olabilirim.

Bu kitapla birlikte ben Go oyununu öğrenmek istedim, Japon ve Bask kültürüne ilgi duymaya başladım hatta mümkün olursa daha da yakından tanımak istedim. Baskların yaşam biçimini, düşüncelerini de Kürtlere benzettim.

Anladım ki daha çok yolun başındayım ve bende bu öğrenme açlığı var oldukça daha gidecek çook uzun biri yolum var.

Peki Şibumi nedir? Size Şibumi’nin ne olduğunu anlatmayacağım maalesef, herkesin Şibumi’si nasıl olsa kendine.

Read Full Post »


Geçen seneden bir karar aldım, okul misali kendimi eğitiyorum: okuyorum, yazıyorum. Bir sürü kitap, bir sürü yazar. Hepsinden öğreneceğim çok şey var, kötüsünden de iyisisinden de. Bazen bir defter buluyorum, yazdıklarıma bakıyorum, tepkim aa ne kadar kötüymüş oluyor, ama bazen de bir yazıma bakıyorum güzelmiş; kalemim bayağı gelişmiş diyorum. O yazıları bugünkü yazılarımla karşılaştırır, tutunacağım ufak bir güzellik görürsem mutlu olurum, ama oldu ki kötüyse moralim bozulur ilk anda. Daha sonra ise daha sıkı sarılmaya başlarım çalışmaya. Daha çok okurum, daha çok yazarım. Bu döngüde eksik olan bir şey varsa o da gerçek eleştiridir. Bu başka bir yazının konusu.

Ne diyordum, çalışmalarımı da boş bir hırsa dayandırmadım; kararlı, istikrarlı bir şekilde devam ediyorum, edeceğim de.

Kendime kendi çapımda hedefler koydum; haftada bir kitap ve bir yazı, günlük dahi olsa bir yazı yazmak…AFE kitap kulübü de var, blogda okumuş olabilirsiniz. Gerilim romanı meraklısı olan ben, başka türlü okuyacaklarımı toparlayamazdım:)  AFE kitap kulübü sayesinde bir sürü yeni yazarla tanıştım, üstelik her yazarın en az üç kitabını okumuş oluyorum.

 Yılsonu yaklaşıyor, yazdıklarım istediğim kapasiteye, hedeflerime ulaşamamış da olsa okuduklarımdan biraz biraz memnumum. Henüz okumadığım yazarlar listem var, oraya koyduğum tikler ya da okuduklarım hakkında yazdığım küçük notlar, yazılar beni mutlu ediyor. Ben de yılsonunun yaklaşması vesileyle kendime göre bir kontrol yaptım, bu sene içinde şubattan itibaren  ellibeş kitap okumuşum. Bence oldukça iyi bir rakam… Rakamın yanı sıra okuduğum yazarlara da bakıyorum, hiç de yenilir yutulur yazarlar değil.

Kasım ayını tek başına değerlendirirsem , sadece bu ay 9 kitap bitirmişim. (Evet, övünüyorum) Ama kötü olan bir şey var o da benim açgözlülüğüm. Aynı anda bir sürü kitabı okumak istiyorum. Şimdi de elimde Onur Caymaz’ın Gece Güzelliği, Stephan Zweig’in Satranç‘ı ve Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü var.  Hepsini okumak istiyorum, hepsini… İşte bu, bazen insanı yoruyor, dün bir arkadaım kitapları okurken sıyırma dedi, ee haksız da sayılmaz aslında:)

Kendime kocaman bir dünya yaptım kitaplardan ve daha çok yolum var, biliyorum o yüzden çalışmaya devam, ama açgözlülük kötü birşey. Bu bir gerçek.

Read Full Post »


Bahsettiğim kişi Stefan Zweig.

Uzun süredir yoğun okumalarım sayesinde artık bir gurme bilinciyle ilerliyorum her yeni günde menüyü yenilediğim kitapların arasında. Popüler kitaplardan ve yazarlardan uzak durmaya çalışarak, edebiyat diye dolanıyorum. Ve sonunda az biraz da olsa iyi koku alan bir burnum oldu ve de damak zevkim gelişti. Fast food eskisi gibi zevk vermiyor, artık şöyle güzel yemekler yemenin vaktidir.

Bu yemeklerden biri de Stefan Zweig’in AFE Kitap Kulübü dolayısıyla ilk okuduğum kitabı, Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü’ydü. İtiraf etmek gerekirse, Stefan Zweig’in beni hayal kırıklığına uğratacağını düşünmüştüm. Ne kadar da yanılmışım! Bu bir fast food değildi, ağır ağır yenmesi, uzun uzun çiğnenmesi  gereken hatta zaman zaman tadını daha iyi alabilmek için elden geldiğince sürenin uzaltılması gereken bir yemekti…Öyle ki aşçıyı sofranıza davet etmek istiyordunuz.

Ben de işte öylesine ağır ağır okumaya çalıştım bu ilk kitabı. Ama olmadı bitti. Kısacıktı.

Elime kalem alıp altını çizeyim dedim. Neresini çizecektim, tüm kitabı mı?

Betimlemeleri not alsam dedim, bir paragraf, sonra bir sonraki paragraf ve daha sonraki…hepsini not alamazdım…

Ne oldu, tekrar okunacaklar listesine girdi kitap. Stefan Zweig ise vazgeçmeden sürekli okunacak yazarlar listesine. O bilmiyor, ama kendisi benim yol göstericim oldu. Bir şelalenin dere yatağına kavuşması gibi hızlı ve olağanüstü betimlemeler nasıl yazılacak öğretecek bana. Bekleyin… Diğerlerini de okuyacağım.

Read Full Post »


Bugün Tüyap Kitap Fuarı’na gittim. Çok yoğun(!) programımdan dolayı ancak bugün fırsat bulabildim. Fuarlar daha doğrusu kitap fuarları beni çok mutlu ediyor, kitapların olduğu ortamda bulunmak bile yetiyor. Yeter ki o ortamda bulunabileyim. Kendimden geçmişçesine o standdan bu standa gittim durdum. Çok da güzel kitaplar aldım, hepsini okumak için sabırsızlanıyorum.

Geçen seneki fuara arkadaşlarımla gidememiştim sebebini o zamanlar bilemediğim rahatsızlığımdan dolayı, ailemle yine son günü, n’olluuur beni fuara götürün diye yalvararak gitmiştim. O yüzden bu sene sağlıklı bir şekilde gitmek beni daha da mutlu etti, geçen senenin acısını çıkarırcasına dolaştım.

Fuar’dan notlar;

* Önceki senelerden çok daha geniş bir alan yayılmış fuar, bu yüzden kalabalık olmasına rağmen ben sereserpe gezdiğimi söyleyebilirim. Eskiden adım adım gezerdim ve çok zaman kayberdim. Bu sene kendim yönettim fuarda geçirdiğim zamanı ve verimli geçtiğini düşünüyorum.

*Sahaflar da stand açmış, daha önceden yoktu sanırım. Gayet hoş olmuş, eski kitap, dergi, kartpostal meraklıları için kaçırılmayacak bir fırsatmış. Geç oldu tabii , fuar bitti:). Gözüme Nazım Hikmet’in kitapları ve bir kaç eski baskı dergi ilişti, birinin kapağında tanımadığım güzel bir kadın “Oyunculuktaki ilk günlerim” demişti. Çok yorgun ve ellerim dolu olduğu için uzaktan izlemekle yetindim.

*Kitap haricinde bir çok stand kurulmuştu, tabi ayrı bir fuar salonunda. Bir stand bantla kapatılmıştı, feminist sosyalist bir grubundu, benim süper hafızam beni yanıltmadı;  adını hatırlayamıyorum.

* Cangençlik’in bloğunu yakından takip ediyorum, hem de zevkle. Standa gittim ama açıkçası diğerlerinden pek bir farkını göremedim, almak istediğim kitaplara bakıp, çıktım. Stand olarak çok şey planlamışlar ama hepsini uygulayamamışlar, kısmet işte, seneye bakacağız.

*Hilmi Yavuz’un söyleşisine denk geldik, ama sanırım iyi ayarlanmamıştı ses düzeni. Tüm sesleri algılayamadım, çabucak ayrıldık oradan.

*April Yayıncılık’ta Jodi Picoult’un kitaplarına baktım alacaktım aslında ama daha az okuduğum ya da hiç okumadığım yazarlara yönelmek istedim. Bu arada standda Cam Çocuk’un çevirmeniyle tanıştım; daha doğrusu o kendini tanıttı, benim ise utangaçlığım tuttu  “Aaa, ne güzel” diyebildim sadece. Pişmanım.

*Jean Cristophe Grange bir önceki gün fuardaydı, ancak benim başka bir programım olduğu için gidemedim, evde bir sürü kitabı vardı… kitap imzalatmak belki çok önemli bir şey değil ama son zamanlarda benim için önem kazanmaya başladı, manevi değeri oluyor. Gerçi tüm kitaplarımın manevi değeri vardır benim için( Eşyalara gereğinden fazla değer verme ve her birine manevi değer yükleme sendromu)

*Bedava Kuran-ı Kerim dağıtan güzel kızlar, yakışıklı çocuklar vardı, meraktan aldım, sonra biraz inceleyince mealden farklı olduğu izlenimini uyandırdı bende. Ahmed Hulusi kimdir, araştırmalıyım ama pek sağlıklı gelmedi; hatta yanlış değerlendirmeler içeriyorsa oldukça tehlikeli. Kitabı bir yere bıraktım. Bir ara İncil dağıtan insanlar vardı, anneme de dün bir kitap vermişler; Müslüman bir kızın nasıl Hristiyan olduğuna dair… İlginç!

Şimdilik aklımda kalanlar bunlar, gelelim aldığım  kitaplara… Bu arada evde kitaplıkta kitap koyacak yerim kalmadı, hepsi yan yatırılmış ve üst üste dizilmiş durumda, annem dalga geçiyor benimle çeyizini tamamlıyorsun diye, beni cevabım: ben üsüme düşen kısmını tamamlıyorum, diğerlerini siz alırsınız oluyor.

Kendime şiir kiabı aldım, ben şiirlere karşı biraz ön yargılıyım. Bilmem neden, böyle bir ön yargı oluşmuş. Ama Birkan Keskin çok başka, bunu biliyorum. Ben de şiir dünyasına bir giriş yaptım. Soğuk Kazı ile… her cümlesi mıhlıyor beni, keşke onun gibi cümleler kurabilsem…

Kirpiklerimin Gölgesi, Şebnem İşigüzel’in son kitabı. Vogue’da yüzleşmesini okumuştum, ondan önce de bir arkadaşım tavsiye etmişti, dayanamadım aldım.

Gece Güzelliği, Onur Caymaz’ın…Bir blogda hakkında bi yazı okudum, bunun üstüne kendisine çok merak ettiğimi, en kısa zamanda okuyacağımı söyledim.

GizliAjans, Alper Canıgüz; kendisiyle tanışmam Murat Menteş sayesinde oldu, merak içindeyim. Türk Edebiyatı atakta diyesim geliyor, güzel yazarlar, güzel kitaplarla tanıştıkça.

Şah&Sultan, İskender Pala. Almayı şu an için düşünmediğim bir kitaptı. Katre-i Matem’i yeni bitirmiştim üstelik. Dayanamadım, kendimi tutamadım.

Dövüş Kulübü, yazarını söylememe gerek var mı bilmiyorum, okumakta geç kaldığım bir kitap. Chuck Palahniuk okuyalım. en son yeraltı edebiyatı okuduğumda sarsılmıştım, bakalım bu sefer ne olacak.

Turkuaz Kitap güzel bir şey yapmış, standında 1TL, 2TL, 3 TL ye kitapları satışa çıkarmış. Oradan da daha önce hiç okumadığım yazarların kitapları aldım, yeni yazarlar keşfetmiş olacağım bu vesile ile.

Yakupyan Apartmanı, Ala El Asvani

Bulutlar Kuramı, Stephane Audeguy

Miguel Sokağı, V. S. Naipaul

Glennkill Bir Koyun Polisiyesi, Leonie Swann

Bu aralar bunların hepsin  tabii ki okuyamayacağım, evde bir sürü kitap birikmiş, bir yandan da AFE kitap kulübünün kitapları devam ediyor. Yani uzun bir süre buralarda olamayacağım, okumakla meşgulüm. Şaka bir yana, fuarın bu seneki bilançosu böyle. Benim caanım kitaplarım.

Read Full Post »

Older Posts »