Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘hafif’


Cachoeira Acaba Vida

Image via Wikipedia

– Hatırladın mı beni?

Yüzünün yumuşak hatları çocukluğunun yuvarlak suratından kalma. Aslında taş gibi sert. Kaskatı. Bakışlarıyla yüzünün bu derece tezatlığı… Tanıdık. Kendime benzer başka şeyler arıyorum suratında, yüzünde geziniyor gözlerim. Acaba gülerken nasıldır? Bakışları sakinleşir mi, dinginleşir mi? Biraz daha bana bezer mi? Her insan güldüğünde yumuşar yüz hatları…ağlar mı, hiç ağlamış mıdır? Arkamdan ağlamış mıdır?

– Konuşmalıyız seninle, bu şekilde susarak benden kaçamazsın.

Sorularımın hepsini yanıtsız bırakıyor. Gerçi ne soracağım ki, ne diyeceğim. Asıl onun bana sorması gereken sorular olmalı, o hesap sormalı, sormuyor, cevap bile vermiyor. İnce telli saçları rüzgârın arkadan bastırmasıyla uçuşuyor. Saçları bir lise öğrencisinin uzatamayacağı uzunlukta, neredeyse küt, bizim zamanımızda olmazdı böyle saçlar, bizim kuşak uzatamadı saçlarını bu şekilde. Yoğun baskı altında yetiştirildik, belki de ondan hiç birimiz bir baltaya sap olamadık. Onlar üzerimize geldikçe bizim tek düşündüğümüz haylazlık oldu. O da haylaz mıdır benim gibi, mahalleli onun için illallah demiş midir? Köpeklerin kuyruğuna teneke bağlayıp, kedileri hırpalamış mıdır ya da kirpilerle futbol oynamış mıdır? Hayatında hiç kirpi görmüş müdür, bu beton yığınlarının arasında?
Nasıl da en derinime, gözlerimin içine bakıyor, görüyor mu acaba o derin boşluğu. Ben onun gözlerinin derinine inemiyorum, o benimkilerin derinine inmeyi başarabiliyor mu? Hiç mi düşünmüyor o kesici bakışları gezinirken gözlerimde yüreğimde sıyrıklar oluşturacak? Sıyrıkları hafife alıyor olmalı.

Hep böyledir belki, belki beni hiç hatırlamamıştır. Nasıl hatırlayacak ki… gittiğimde ufacıktı. Belki de bu kaskatı hali, sert, donuk sevgiden uzak bakışları yabancılara karşı savunma mekanizmasıdır. Ya hatırlıyorsa; adi, şerefsiz herifin teki diyorsa, ciğeri beş para etmez bir adam olarak görüyorsa, ya içinden küfürleri ipe diziyorsa onu bırakıp gittiğimden beri yaşadıklarının acısını bu şekilde çıkarıyorsa? Ne bekliyorum ki? Babam benim, benim babam diye çocukluğundaki gibi koynuma atlamasını mı?

– Tanımadın mı beni?

– Tanıdım, ama hatırlamadım.

Sesi olması gerekti gibi, tıpkı bir ergenin her kelimesiyle gittikçe çatallaşarak kalınlaşan sesi.
Önceden nasıldı acaba, mesela beş yaşındayken… ben bırakıp gittikten sadece birkaç sene sonra.

– Hatırlamaman normal, uzun zaman oldu.

– Ondan değil, biliyorsun neden
hatırlamadığımı!

Sözleri can yakıcı sivri, söylediklerini kısa yoldan söylüyor, pata küte, tekme tokat dövercesine. Duyuyor muyum emin değilim, söyledikleri uğultu yapıyor, ağız hareketlerine bakıyorum, akvaryumdaki balık misali ağzı gidip geliyor. Duymuyorum, duyamıyorum, duymak istemiyorum. Gelmese miydim acaba…

Ellerine bakıyorum, onu bırakıp gittiğimde tombul, yumuk yumuk elleri vardı. Şimdi parmakları uzamış, elinin ayası genişlemiş, basketbol oynuyordur belki, parmakları uzun, etlerini yemiş. Belki ben yanında olsaydım ve oğlum yapma deseydim, yemezdi. Adam olsaydım, yanında olurdum. Sigara içiyor mudur bu parmaklar acaba? Kendi sarı parmaklarıma yöneliyor bakışlarım, bir sigara yaksam mı? Ona da uzatırım, hem belki biraz yumuşar. Anlatırım derdimi, gittiğim için pişman olduğumu…

Böyle mi örnek olacaksın oğluna, babaya bak! İskele babası! Bunca yıl arkana bile bakma! Ne halde olduğunu bilme! Arama, sorma! Bir gün pat diye çık karşısına! Hatırladın mı de, tanıdın mı! Olmaz olsun benim gibi baba! Ben adam mıyım ki baba olayım, hem de örnek olacak baba!
Giderken arkamdan bağırdı:

– Hey! Nereye gidiyorsun, daha yüzleşecektik seninle! Söyleyeceklerim bitmedi!

Kafamda bir anda bir görüntü çaktı. Sarı, ince telli saçlı çocuk, ela gözlü çocuk, yumuk yumuk parmaklı çocuk yatak odasının kapısından meraklı gözlerle başını uzatmış babasının soba kurmasını izliyordu. İşte ben o çocuğu ortada bıraktım. Babasız bıraktım.

Onun duyamayacağı bir sesle cevap verdim:

– Merak etme evlat, ben yüzleştim kendimle

Reklamlar

Read Full Post »



Ruhumu tatile çıkardım bugün, dedim ki ona, sen çok hırpaladın kendini çok yıprattın ama dinlenmelisin artık. Dinlemek istemedi tabii ki beni, anlamak istemedi, kulaklarını tıkayıp kafasını sağa sola sallamaya başladı bir yandan da seni dinlemiyorum, dinlemiyorum, dinlemeyeceğim diye bağırıyordu. Çünkü içinde bir işkolik gizli, bir ben olmadan kimse yapamazlar sesi çınlıyor boş koridorlarında, ben olmazsam her şey yarım kalır. Belki de yarım kalan bir tek hayatımdır.

Hah şöyle! Bırak ben diye başlayan cümleler kurmayı bir köşeye. Hatırla geçmişini, mesela geçen senenin kasım ayını…hatırladın di mi yine böyle olmaz, ben olmazsam bir şeyler yarım kalır derken bir anda içinden bir ay kafa izni yapsam diye iç geçirmedin mi hani, hatta hatırlasana bir bahanem olsa da bir ay kimsecikler bana dokunmasa dediğin anı. Dua niyetine geçti belki de belki secret’ın sırrı gerçek oldu, belki pozitif düşünce gücü. Peeh! Palavra! Nasıl istediysen öyle oldu değil mi, sahiden bir süre kimsecikler sana dokunamadı…

\

Sonra ne oldu, bir anda her şey gri pembe bir toz bulutuna dönüştü. Plansız tatilinin ilk bir haftasını, hatta ikinci gününü. ..yaşadıklarını, olay yeri inceleme ekibiyle gidermiş gibi gitsene tekrar o hastanenin koridoruna. İlk damla gözyaşın daha gözünden akmadan annenin sana sarılıp ilk onun gözünden akan damlanın omzuna düştüğünü, kulağından uğul uğul sesler geldiğini. Düşüp bayılacak gibi olduğunu hatırlasana. Kafanda bin bir ihtimalin döndüğü günleri, sonra seni o noktaya getiren, kendine gözlerini bu kadar kapamana neden olan olayların nasıl zihninden birer birer geçtiğini, suçladığın insanları ve en sonunda tek suçlunun sadece ve sadece kendin olduğunu keşfettiğin anı hatırla!

Bir anda aklın ve ruhun birleşti, nasıl yoğun bir orgazm yaşadın, meni hem tatlıdır hem tuzlu değil mi ama?

Nasıl da kendi gözyaşlarınla duşa girip uzun uzun temizlendiğini, sonra her şeyin berrak olduğunu düşün ve hiç unutma. Hayatındaki hedeflerinin değil de senin mutlu eden şeylerin önemli olduğunun farkındaydın zaten de içindeki o küçük hırs kumkuması seni rahat bırakmıyordu, hep yeni hedef koyuyordu önüne… O kumkumayı susturdun bir anda, ya da susması gerektir, çünkü dünya tüm hızıyla dönmeyi durdurdu, ani bir fren yaptı ve sen sarsıldın.

İşte o zaman kafana gerçekten dank etti di mi, işte o zaman tüm gemilerini yaktın, işte o zaman mutluluk peşinde koşmaya başlayacaksan başlayacaktın. Bazen koşmadan da o mutluluğunun sana, kendi kendine geleceğini bilerek…

Evet, evet sen artık hatırladın her şeyi ve şimdi tatile hazırsın di mi bebek?

\

İşte mutluluk geldi , kapında bekliyor.

Aç, dedi kapıyı.

I ıh açmam dedin, her mutluluğun sonunda ağlayacak bir şeyler bulurum ben.

Yok dedi bu sefer, bu sefer ağlayacak bir şey yok dedi.

Ben bulurum, dedin.

Ben ağlatmam dedi, ağlasan da beraber ağlarız.

Pes etmedi di mi o mutluluk, hiç pes etmedi, hiç vazgeçmedi.

Tek istediği senden hayatını kenara itmemendi, yarım bırakmamandı .

Sonra , sonra onunla beraber hayallerde yüzerken, kahkahalara boğuldum. Kah zor zamanları düşünüp mahzunlaştım, kah yüzümde güller açtı… her saniyesi ayrı güzeldi…

Evet dediğim gibi hazırım, ruhumu tatile çıkardım, aklımın iplerini saldım.

Şimdi ruhum geziniyor, bembeyaz bir otel odasında tülün rüzgarla elele içeri girmesiyle ben o bembeyaz otel odasında bembeyaz yataktayım, sabahın ilk ışıkları sızıyor gözüme yanımda sevdiğim, en sevdiğim, uzanmış sırt üstü koynundayım onun, nefes alış verişini dinliyorum, sessizim ki çıt çıkmasın diye, sessizim ki benim nefesim olsun diye.Bir saniye diğerine atıyor, diğer saniyede ötekine. Ben o sessiz nefes alışverişlerinin içindeyim, hepsini soluyorum, onun nefesi olmak, onun nefesinde bitmek istiyorum.

Birazdan çıkacağız, sokaklara atacağız kendimizi, dar beyaz merdivenlerden geçeceğiz. Ruhumun ferahlığını hissedeceğim her adımda, her nefeste. Sıkı sıkıya tutacak ellerimi, düşsem kaldıracak, düşse kaldıracağım. Allah ömür verdikçe yan yana, beraber olacağız. Arada bir hüzün sarsa da dünyamı, en azından o hep yanımda olacak.

Read Full Post »

Ruhum


Ruhum, çiçek bozuğu bir surat gibi, güzel hatları olabilir ama dikkati çeken arazlarım var. Kırmızı; besbelli. Ah bi’ çamaşır yıkarmışçasına çitilesem onu, bi temizlesem altından mis gibi çıkacak kendisi, ama ilacı bende değil, ne yalan söyleyeyim artık tabip, eczacı, doktor aramaktan yoruldum.

Elbise askısındaki kuru temizlemeden yeni çıkmış o uzun tek parça gece elbisesi var ya işte o benim, o askı olmazsa ben bir yer beziyim.

O kadar dik durmam gerektiği öğretilmiş ki bana, korse giymiş bir deveyim. Korse canımı yaksa nefesimi kesse de devam etmeliyim.

Read Full Post »


\

Beni şişirdiler. Nefesleri yetmedi. Ama şişirdiler. Bir kaç kişiydiler. Kocaman oldum, kimi ümitlerini üfledi, kimi aşklarını, kimi de hayal kırıklıklarını… İçimde her bir şeyden var. Zorla da olsa akıttılar içlerindekini, zehirlerini gözyaşlarını, mutluluklarını, sevgilerini, zorla da olsa ben bir balondum bir sürü bir sürü rengim vardı ve içimdekiler rengimi çok daha canlı yaptı, çok daha parlak… Ama bana kimse sormamıştı tercihimi. Bir kişi sorsaydı bari… bir soran olsaydı… ben balon olmayı seçer miydim?

Ama zaman geçti ve ben bir balon olarak ömrümün gidişatına kendimi alıştırdım. Alışmak zorundaydım, kabullenmek zorundaydım. Bu hayattan vazgeçmek demek, kendimi patlatmak demekti ve bu ömrümün sonu demekti. Bunun yerine balon olarak bile olse devam edilmeliydi yaşamaya. Baloncuyla geçirdiğim saatler ilk zamanlardaki gibi üzmüyordu beni, hatta zamanla mutlu etmeye başladı beni. Kendini kandırmışsın sen diyebilirsiniz bana, ama ben kendimi kandırmıyorum! Güneş, rüzgâr ve çocuklar! Çocukların sevinci beni daha yükseğe çıkmaya teşvik ediyordu, daha büyük daha parlak olmaya ve ben mutlu oluyordum…

Zamanla bir balon olarak tükeneceğimi hissetmeye başladım, her şeyin bir kullanım ömrü var sonuçta. Sonsuz ömür yok sonuçta, ben de bir gün ömrümü tüketip bir yerde bir şekilde bitirecektim. Yavaş yavaş sönmeye başladım, önce heyecanlarım çıktı. Aslında gazı olan bir insanın geğirmesiyle birlikte duyduğu bir rahatlık duydum sanki. O şişkinlik azaldığında insanları göbek dediği fazlalıktan kurtulurken hissettiği rahatlığı arıyordum belki de. Heyecanlar bayağı şişirmişti beni, oh bee diyordum tam, kalbim güm güm atmayacak artık diyordum. Puııfff diye uçuşan hayalerimi gördüm, bulduğu delikten sızarken, kendi özgürlüğünü ilan etmişken. Görmemle beraber gerçeği anladım, heyecanlarım gittikçe o minnacık delikten sızdıkça hayat sıkıcı gelmeye başlayacaktı. Hemen kontrolü elime almam gerekliydi; heyecanlarımı fazla kaçırmamak için, koy vermemek için yama yapmaya karar verdim. İşin ilginç tarafı minnacık bir delik dahi olsa o deliği kapatmak için daha büyük bir yama yapmanız gerekiyordu, o minnacık dediğiniz delik tekrar tekrar başınıza iş açmasın diye, üstelik tekl yol da yamaydı, eğer tıpayı denerseniz, aynı büyüklükte bir tıpa bulsanız bile bu sizin için “son” demekti. Nasıl bir tıpa kullanırsanız kullanın o deliği genişletmekten başka bir işe yaramaz, benim deliğim için de kullanılmayacak bir yöntemdi, tıpa. Yama yapmak zor olmadı. İlk kez olmasına rağmen uğraştım, didindim durdum ve yaptım. İlk yamamdı, çok özendim, sevindim yama yaptığıma. Kendim yaptım. Bir balon kendine yama yaptı, komik değil mi?

İlk yamam bittikten sonra, kendime geleceğimi düşündüm ki kendime de geldim, ayıptır söylemesi yamam da bana renk kattı, bir hareket verdi, güngörmüş geçirmişlik havası ve erkeklerin hafif kırlaşan saçlarıyla yarışan bir karizmatiklik verdi. Yamamı yaparken de sevmiştim, hep sevdim.

Bir süre sonra yine hava kaçırmaya başladım, deliğin kaynağını bulmam zor oldu, ama bu sefer giden en az heyecan kadar değerliydi benim için; aşklarımı kaçırıyordum beni bırakıp gidiyorlardı birer birer. Onların hatıralarına sığındığım günler olmuştu ve şimdi teker teker gittiklerini, kendilerine dair her şeyi alıp gittiklerini görmek beni üzüyordu. Yalnız kalmaya başlayacaktım en sonunda, hemen ilgilenmem lazımdı, önce delik tespit çalışmalarına başladım, deliği bulunca çok mutlu oldum, az kalsın hoplayıp zıplayıp, göbek atacaktım ama yapmadım. Zaman kaybetmemeliydim. Ben hoplayıp zıplarken tüm havam sönebilirdi.
Bu kez çok daha renkli bir yama yapmak istiyordum, ne de olsa aşk için yama yapıyordum. Yamam bittiğimde ışıl ışıl cıvıltılı kuşlar gibi bir yamam oldu, hemen yapıştırdım tabi, daha fazla aşkın içimden kaçıp gitmesine izin veremezdim. Zaten gidenler yeterince değerliydi… ama tam zamanında müdahale etmişim kendimle gurur duyuyorum. Aynı zamanda biraz da üzgünüm artık içimde kalan aşklarla idare etmek durumundayım.

“Yine de böyle idare ederim yahu! Dünyanın sonu değil ya sonuçta! Sadece 2 tane şirin mi şirin yamam var, üstelik baktıkça daha renkli bir hal aldığımı görüyorum, bir balon için hiçte fena sayılmaz hani” diyerek kendimi teselli etmenin de yolunu bulmuştum.

İçimdeki heyecanın kaçmasını yasını tutmak istediğim zamanlar oluyordu bazen, bazen de o aşkları nasıl kaçırdım diye yas tutasım geliyordu, ama geçici oluyordu bu duygular, bir çocuk gördüm mü hemen keyfim yerine geliyordu, ya da birbirlerinin yeni farkına varan bir çift onların mutluluğu bana yansıyor, bende mutlu oluyordum.

Bir sabah uyandım, Aman Allah’ım birde ne göreyim! Bir delik daha açılmış! Kendimi tutamayıp ağlayacaktım nerdeyse bu üçüncü delik oldu, “off”lamak bana yakışmıyor, o yüzden puuffff!!! Üçüncü delik demek üçüncü yama demek ve bu da artık yamaların renk katmadığı eskimiş görüntüsü vermesi demek! Bu seferki ne deliği tam anlayamadım ilk başta, baktıkça ağlamak geliyordu içimden, daha fazla duramadım, ağlaya sızlaya yeni bir yama yaptım, bu sefer çok ağladığımdan dolayı mıdır nedir yamam renkli olamadı, ama sağlam oldu, tam yama yaparken bir fark ettim ki beni kaçırdığım şey mutlulukmuş! Ve yeni bir delik değilmiş bu, gördüğüm o sevimli, şeker mi şeker, cıvıl cıvıl çocuklar sayesinde ara sıra kendimi toparlasam da bu delik o zamanlardan beri varmış. Vardı bende bir terslikte çözememiştim zamanında! Keşke önceden fark etseymişim… Neyse daha fazla üzülemezdim, yamayı hemen yapıştırdım yerine. Oh bee, kendime geldim, diğerleriyle nasıl devam edebiliyorsam, bununla da bu şekilde devam edeceğim, yamam biraz renksiz mi oldu ne? Sanki yakışmadı da? Boşveeer…

Tamam, iyi güzel artık üç tane yamam var ama nereye kadar devam edecek bu yamalar, artık yama yapacak yerim kalmayana kadar mı? Ya da neden hep benim mutlu eden içimi kıpır kıpır eden kalbimi, onun sesimi duymamı sağlayacak kadar arttıran şeyler bu deliklerden sızıyor, neden hiç hayal kırıklıkları sızmıyor, neden oralarda hiç delik açılmıyor? Peki, mutluklarım sızdıkça onun yerine mutsuzluklarım mı dolduruyor içimdeki o boşluğu?

Hayal kırıklıklarının sızmasını istiyorum artık, yaşanmış yaşanacak tüm kötü duyguların…
Görmüyor musunuz sönüyorum ben! Artık eskisi kadar parlak değilim, canlı renklerimden eser kalmamış sanki, hele yamalar batıyor insanın gözüne gözüne…

Tam o sırada baloncuya bebek arabasına sığamayacak kadar büyük ama yine de bebek arabasına yerleştirilmiş bir bebek arabası yanaşır, arabanın içinde bebek ve arabanın yanında anneyle.

—Hadi uslu kızıma büyük parlak bir balon alayım, der anne.
Baloncu kadının görmeyen gözlerine bakar;
—Abla bu balonu vereyim sana hediyem olsun.

Balon bebek arabasına sığmayacak kadar büyük ama yine de bebek arabasına yerleştirilmiş olan bebeğin gözlerindeki ışıltıyı,sadece onu görür.

Sönüyorum dedim, aslında sönmemişim. Bu anne biricik kızına o kadar balon içinde beni seçti. Sönmemişim! Hala en parlak, en canlı benim!

O sırada bebek kendinin bile sığmadığı arabanın içine balonu sığdırmaya çalışır. Tek duyulan patlayan balonun sesidir.

— Hay aksi, siz en iyisi bize başka bir balon verin ama bu seferki lütfen hediye olmasın.

 

Read Full Post »


Bu yazıya farklı bir giriş yapmak isterdim, yeni yıl coşkusunu hala içinden atamamış bir psikopat olarak “ho ho ho” yakışırdı sanki. Benim içimdeki bu coşku yeni yıldan da değil sanki. Biraz havadan, biraz sudan…

\

Yukarıdaki gereksiz paragraftan sonra hala yazıyı okumaya devam edecekler varsa, baştan uyarıyorum size keşfedilmiş Amerika’yı sunuyorum. Yani buralarda yok yeni bir şeyler. Peki nedir şimdi bu başlık derseniz sesi bir çok kişi tarafından Björk‘ benzetiliyor. İzninizle ben bugün Emiliana Torrini için bir kaç kelam edeceğim.

Size Emiliana Torrini hakkında sıkıcı bilgiler vermek peşinde değilim;ama 1977 doğumlu İzlandalı bir şarkıcı söylemeden geçmek olur mu? Şu aydınlık İstanbul sabahında, kulaklarım müzik dinlemek için çıldırırken denk geldi kendisine; ben de uzun zaman önce yazacağım dediğim konulardan birine böylece bir tik atayım dedim.

Daha önce demiştim, müzikten pek anlamam, şarkı söyle derseniz kuvvetli ihtimal 3 saniyeden daha uzun bir süre dayanamayacaksınız, ancak bu sesimin güzel olmayışından değil, doğuştan ilginç şekilde kulaklara sahip olsam da hiç bir zaman iyi bir müzik kulağım olamadığındandır. Şarkı sözlerini ezberle derseniz, bir kere gördüğüm bir numarayı bu hafızanın çok pis bir yerine kaydedip sonra onu tak diye çıkartabiliyorken o şarkı sözlerini hatırlamak, ezberlemek bana ölüm gibi gelir. Evet, o benim, hani şu hep şarkı sözlerini yanlış hatırlayan, kendine göre uyduran. Müzikle ilişkim böyleyken sen kalk bir şarkıcı hakkında yaz; olacak iş değil, biliyorum.

Ama içimde bir ses var, kimsenin duyamadığı bazen bangır bangır, bazen usul usul şarkı söylüyor ve o sustuğu zaman; ben ölüyorum. O sesin kendine göre sevdikleri var, onlardan biri de Emiliana Torrini işte. Birkaç kişi var kendime göre değişen süreli aralıklarla dinlediğim, değişen ruh halime göre tercih ettiğim, kimse keşfetmeden önce sadece benim dinlediğime inandığım, bu kadar güzel bir şeyin sadece bana ait olabilmesi gerektiğini düşündüğüm, o bizim kıymetlimisss. Kıymetlilerimden bir tanesi de bu kadın. Ruh halime göre ihtiyaç duyduğum bir ilaç sanki.

\

Kendisi de zaten Yüzüklerin Efendisi, İki Kule de o meşhur Gollum’ Son ‘u seslendirmiştir.

*
where once was light, now darkness falls
where once was love, love is no more
don’t say goodbye
don’t say i didn’t try
these tears we cry
are falling rain
for all the lies you told us
the hurt, the blame
and we will wait
to be so alone
we are lost
we can never go home
so in the end
i’ll be what i will be
no loyal friend
was ever there for me
now we say goodbye
we say you didn’t try
these tears you cry
have come too late
take back the lies
the hurt, the blame
and you will wake
when you face the end alone
you are lost
you can never go home
you are lost

*Sevgilisini trafik kazasında kaybedince müziğe bir süreliğine ara vermiş, sonra Gollum’s Song’la Peter Jackson onu çekip almış depresyonun kucağından.

Hani böyle bir acı çöreklenir ya insanın içine, yüreğine bir fil oturur sanki; özlersin. İşte Emiliana Torrini bence özlemin şarkısı, özlemi hafifletmek için birebir, içinizde ince çizgide mazoşistçe bir acı bıraktıracak kadar sadece…Özlersin ama özleyebildiğin için mutlusundur da…

Garip bir ses tınısı;hatta biraz bjork sanki… ama ne olursa olsun, bir yandan da insanın içine hafif huzur hafif mutluluk katıyor, belki de bu benim acıdan aldığım zevktendir.

Hiç bir şey aslının yerini tutamaz diyebilirsiniz ama zat-ı şahaneleri If you go away’i de seslendirdi.

If you go away
jungle drum

Kimileri Bjork gibi der, kimileri beğenir belki de beğenmez, ama iyi geliyor. Soğuk bir gün de açan güneş gibi içimi ısıtıyor.

*Ekşi sözlükten aktarılmıştır.

Not: Fizy şimdilik kapalı olduğu için fazla şarkısını eklemedim, yakın zamanda youtube da kapanır nasıl olsa.

Read Full Post »


Sigara Kokusu

Bilirsin içmem, sevmem bile kokusunu…

Ama hatırlar mısın senin ellerinin kokusunu ne kadar sevdiğimi, ellerini avuçlarımın arasına alıp alıp alıp kokladığımı…

Gülerdin di mi bana içten içe, belki de anlamazdın ne yapıyor derdin bu deli kız. O deli kız sana çok aşıktı be!

Bir gün paketi aldım elime bir yandan konuşup evirip çeviriyordum, aldın elimden paketi, eline bile yakışmıyor, sana zararı dokuanacak hiç bir şeyi istemem. Hiç düşünmedin mi senin bana nasıl da zararının dokunduğunu, nasıl da içimde bir yerleri kanattığını. O gün seni o hassas noktandan yakalamıştı o deli kız, kendine zarar vererek seni kendine bağlayacaktı…

Aldım elime makası kestim saçlarımı yamuk yamuk, bir yandan telefonda ağlıyorum. Beni aldattın, beni aldattın diyorum. söylediklerimi duymuyorsun. Alıyorum bıçağı elime filmlerde gördüğüm bir sahne gibi dayıyorum boynuma, kendi boynumda usul usul gezdiriyorum, tehlikeli tehlikeli. Camın önündeyim aynı zamanda, anlatıyorum sana her sahneyi birer birer ve sen telefonun öteki ucunda ağlıyorsun, ben de ağlıyorum, senin ağlamandan gizli bir mutluluk duysam da… o kadar ki senin canın yanıyor ya benimki yanmış yanmamış artık önemli değil.

Koluma çizikler çizemezdim belki, gıyabi intihar denemelerinde de bulunamazdım emindim , ama ah senin canını acıtacak en ufak bir şey… sigaraya başlayacağım dediğimde verdiğim tepkiyi hatırlıyorum da sigaraya başlamamamın tek nedeni seni daha çok kıvrandırabilmekti.

Bir gün bana kalpli bir mum aldın, küçüktüm diye mi acaba? Kızlar böyle şeylerden mi hoşlanır diye düşündün? Saçlarımın çok kısa olduğunun, sürekli koyu renkli kıyafetler giydiğimin, takılarımın farkında mıydın? Kalpli, çiçekli, böcekli şeyler sevebileceğimi mi düşünmüştün, beni bu kadar mı tanıyordun? Yoksa beni değiştirmeye mi çalışıyordun…

Bazen sorgulamamak gerekir, yaraları deşmemek için, ama bil ki sevgili ben senden ayrıldığım gün içtiğim paketlerce sigaradan sonra anladım elindeki kokunun sadece ve sadece içtiğin sigaranın kokusu olduğunu.

Read Full Post »

Gösteri


Gösteri

Çağırdı beni “N’olur davetlim ol” dedi.

Ben de geldim. Kıramadım onu ki kırmayı da hiç istemem ama o kırdı beni. Davetlim ol dediğinde bana hiç değilse sırf ona daha yakın olayım diye ön koltuklardan bir yer ayarlayacağını düşünmüştüm sırf onu daha yakından görebileyim diye. Hiç hayal ettiğim gibi olmadı, değil ona yakın olmamı benim geleceğimi bile düşünmemişti, beni tamamen aklından çıkarmıştı, beni unutmuştu. Geldiğimi gördüğünde şaşırdı, peki mutlu oldu mu? Daha çok şaşırdı sanırım ve mahcup oldu, diğer arkadaşları ön sıralara kurulmuştu. Bir tek ben, bir tek benim nerede oturacağım belli değildi. Ben ise yolda gelirken orkidemi almış beni görünce hem orkideye hem de oynayacağı ilk oyuna geldiğimi görmenin sevinciyle boynuma atlayacağını düşünmüştüm. Yanılmışım. Hoş geldin demeyi bile unuttu, çok heyecanlıydı, ondandır. Şaşırmıştı, mahcup olmuştu, kesin ondandır.

Beni karşılarken “Gelmeni beklemiyordum” dedi. Benimse içimden böyle karşılayacağını bilseydim hiç gelmezdim demek geldi. Demedim. Kıramadım ki onu kırmayı hiç istemem. Heyecandandır, kesin ondandır.

Apar topar yer ayarladılar bana. Evet, evet beni başrol oyuncusuna âşık olan adamı salonun en arka sağ köşesine koydular. Onu daha zor görebileyim diye, o benden, ben ondan uzak olalım diye. Onun sesini daha az duyayım, sesine mahrum kalayım diye… Daha iyisi olamazdı demek geldi içimden, diyemedim, kıramadım onu. Davetlisi olmamı istemişti ben de oldum. Davetlisiyim sadece aşığı değil…

Oyun başladı, sesini duyuyorum, yüzünü görüyorum ama yetmiyor bana, daha yakın olmak istiyorum. Sesi kulaklarımda çınlasın, yüzü nefesim kadar yakın olsun bana, nefesini o konuşurken tenimde hissedeyim istiyorum. Onun bunlardan haberi yok. Henüz. Belki de var aslında, belki de her attığım adımda her bakışımda kendimi ele veriyorum…

Oyuna konsantre olamıyorum, zaten ben tiyatroyu sevmem ki… İstediği kadar büyük bir aşkı anlatsın bu oyun anlatılan hiçbir şey benim yaşadıklarımı tarif edemiyor anlatmakta zorlanıyorum, tıkanıyorum… Ondan başka bir şey düşünemiyorum. Oyun umurumda bile değil! Hatta burada en arkada ondan çok uzakta sanki bir yabancıymış gibi arkada oturmak bile umurumda değil! Umurumda olan onun beni hala fark etmemesi!… Ya da belki de fark ediyor, ondan beni kendinden uzak tutmak için böyle yapıyor. O yüzden beni taa buraya oturtuyor. O yüzden beni karşılarken mutluluk göremiyorum yüzünde, sadece şaşkınlık ve mahcubiyet oluyor her seferinde. Hayır, hayır bu şekilde düşünmemeliyim. Beni kendinden uzak tutmaya çalışmıyor, sadece daha anlayamadı ne yaptığımı ne yapmak istediğimi anlamaya çalışıyor. Sadece beni biraz daha tanımalı, ona biraz daha zaman tanımalı, ondan sonra ancak gidip kendisine nasıl bağlandığımı anlatabilirim, ancak o zaman parlak kahverengi saçlarında gezinen ışığı avuçlarıma almak istediğimi, yeşil gözlerinde yeşil ama içinde kahverengi çizgilerin bittiği gözlerinde, yolculuğa çıkıp zaman zaman kaybolmak istediğimi narin avuçlarını avuçlarımın arasına alıp kendisiyle uzun uzun konuşup hayata dair ne varsa en çok ve sadece onunla paylaşmak istediğimi söyleyebilirim.

Şimdi tüm bunları bir köşeye bırakmalıyım, oyuna konsantre olmalıyım. Oyun bittikten sonra onunla konuşmaya başladığımda en azından oyunun konusunu anlayabilmeliyim, onun oyunculuğunu ne kadar çok beğendiğimi hayran kaldığımı söyleyebilmeliyim.  Hayran kaldığım aslında öncelikli olarak o olsa da… Sesi kuş sesi gibi, sabah kuş sesleri ile uyanmanın verdiği huzuru anımsatıyor onu dinlemek. Ne kadar da yakışıyor sahneye ne kadar da güzel rol yapıyor. Çok çalışmış olmalı, tüm ekip çok çalışmış olmalı… Şu sarıldığı oğlan da çok güzel rol yapıyormuş… Onun yerinde ben olmayı, bana sarılmasını isterdim. Kokusunu hissetmeyi, hissetmek ne kelime içime çekmeyi isterdim derin derin. Aşığım ona…Oyun , evet oyuna odaklanmalıyım.

Sanki gerçekten aşık o çocuğa, sanki o çocuk da ona gerçekten aşık. O kadar tutkuyla bakıyorlar ki birbirlerine…Üstlerinde kostümleri olmasa, şu anda sahnede olmasalar inanamazdım gerçek olmadığına, gerçek olma ihtimalini bile düşünmek istemiyorum…ama ne kadar da iyi rol yapıyorlar…sanki kimse ama kimse yok salonda sadece ve sadece o ikisi var öylesine derin bakıyorlar birbirlerine…Keşke o çocuğun yerinde ben olsaydım bana baksaydı böyle uzun uzun, benim gözlerime dalsaydı. Keşke beni böyle tutkulu öpseydi ve bizim öpüşmemiz sahnenin kapanmasıyla bitmeyip yeni hayatımızın başlangıcı olsaydı. Keşke!

Oyunun konusu ne diye sorsa biri bana aşk diyebilirim ama benim görmek istediğim tek aşk onun bana aşkı olabilir. Başkasına katlanamam, başkasıyla aşk yaşamasına katlanamam. Bir âşık olacaksa eğer onunla, bu hikayede,  o kişi ben olmalıyım…

Perde kapanıyor artık. Oyun bitiyor. Onu başkasıyla görme işkencesi böylece sona eriyor. Belki de bu akşam söylemeliyim ona karşı hissettiklerimi, belki de o da söylememi istiyordur hatta belki de evet der bana. Evet, en uygun zaman bu akşam… Bu akşam mutlaka söylemeliyim.

Hayal kırıklığı… ne kadar da acı veriyor… Söyleyemedim bile. Nişanlanıyorlarmış, rol değilmiş aşkları… Bu kokteylde nişanlanacaklarını açıklamak içinmiş. Onu başkasıyla görmeye dayanamıyorken bunu ondan duymak ve gözüme baka baka sevdiği adama sokulması… Kalbim nerede hissedemiyorum ama göğsümde bir acı var, sıkışıyor sanki bir kuş oturdu oraya; ağırlığıyla kalbimi sıkıştırıyor.

 

 

Read Full Post »

Older Posts »