Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘gerilim romanı’


Stefan Zweig‘in Clarissa‘sı altını üstünü renkli kalemlerle çizdiğim bir kitap oldu, detaylarını başka yazıda anlatırım. Ama bu kitaptan sonra Adalet Ağaoğlu‘nun Fikrimin İnce Gülü’ne hemen başlamak istedim. Bir kaç sayfasını okumuş olsam da bir ara vermek istedim. Kısa bir nefes alma gibi olmalı diye düşündüm. Artık kitaplarımın tümünü göremediğim kitaplığımın önüne geçince bir kaç git gelden sonra gözüm Simon Beckett‘in Ölümün Kimyası’na takıldı.

 

Bilenler bilir Tess Gerritsen bence gerilim romanının duayenlerinden biridir,hele o tıbbi detaylar. Kendisi benim için özel bir yazardır, hele tıp kariyerini yazarlık için bırakması ona dair ayrı bir detaydır. Beni gerilim yazmaya daha çok heveslendirmesinin yanı sıra, tıbbi alt yapısından dolayı anlatılan detayların kurgu olmaması insanın ağzını sulandırır. Konumuz Tess Gerritsen değil dediğinizi duyar gibi oldum. İşin özü şu ki, kitabın kapağında “Bu yıl okuduğum en iyi gerilim romanı” yazıyordu ve bunu söyleyen Tess Gerritsen’di. Biliyorum, bu tavsiye yazıları her zaman gerçeği yansıtmıyor, çoğu nezaketen yazılmış oluyor. Ama bu sefer ki gerçek çıktı!

Simon Beckett, biz gerilim romanı severler için 3 kitaplık bir seri yazmış ve bu daha ilk kitaptı. Ölümün Kimyası ne yapacağını şaşırmış bir adamın, geçmişinden biraz da kendinden kaçmak için Manham adlı, şehirden uzak bir kasabaya pratisyen hekim olarak yerleşmesiyle başlar. Orada yaşadığı 3 sene sonunda kendini oralı sayan kahramanımız, Dr. David Hunter bunun doğru kasabada ardı ardına işlenen cinayetlerle keşfeder. Doktorumuzun kimsenin bilmediği bir sırrı vardır, o da aslında uzman, aranılan bir antropolog olmasıdır.

Heyecanını kaçırmamak için kendimi tutup; devamını anlatmıyorum, ama katili hep tahmin ederim diyenlerdenseniz, bu sefer biraz yanılacağınızı tahmin ediyorum. En azından ben yanıldım!

Serinin ilk kitabı İthaki Yayınları’ndan Kasım 2010’da yayınlandı. Devam kitapları da yakın yayınlanacağa benziyor.

Bu hafta sonu o yorgunluğum arasında, hafta sonunun yarısını uyuyarak geçirmeme rağmen iki günde kitabı bitirmiş olduğumu söylersem, ne kadar sürükleyici olduğunu da tahin etmiş olursunuz.

Ben o bahsettiğim arayı vermiş oldum, bir nefes aldım. Darısı diğer kronik yorgunların başına.

 

Read Full Post »


Her yerde bir liste çılgınlığı var, to do list‘ler , planlar, programlar, analizler…

Ben bundan geri kalır mıyım, kalmam tabii… Benim de kendi çapımda yapılacak listeler var tabi, mesela ilk iş olarak dün akşam keşfettiğim o harika kalın fosforlu kurşun boyalardan alacağım:) Çeyiz hazırlıkları da var tabii. Açık yüreklilikle itiraf etmek gerekirse kendimi hiç bu şekilde hayal etmemiştim, uzaylı gibi bakıyorum bazı şeylere. Bazı konulara da kendimi kaptırabiliyorum… To do list’imin devamında da o kalemleri bitirmeden bir sürü bir sürü fotoğraflarını çekebilmek ve onları flickr  hesabımda ve bloğumda paylaşabilmek.

Önümde bir öykü yarışması var beni bekleyen ve bir dergiye gönderilecek başka bir tanesi… bilgisayarda tekrar yazılması gerekiyor ama içime çok sinmedi hayal ettiğim gibi gelişmedi; övünme anlamı çıkarmayın bundan ama Anton Çehov’vari oldu biraz! Tereddütüm bundan.

AFE kitap kulübünde aksaklıklardan dolayı da iki kitabı dört haftada bitirebilecekken iki haftada bitireceğiz. Halbuki ben araya bir gerilim romanı almayı planlıyordum!!!

Peki ben, kitapsever okur için  ne yapacağım; size 2010’da okuduğum ve 2011 okumayı planladığım yazarların ve kitapların listesini çıkartacağım ve yine bunu sadece sizin için yapacağım. Kendim için hani hatırlatma olsun diye yapıyorum sanmayın sakın;)

Read Full Post »


Ho ho ho ( yeni yıl geliyor ya , hoşuma gitti bu şekilde söylenmek) Yine bir yazıyı Murat Menteş’e dayandırmanın sevincini yaşıyorum sevgili okur. Gelin sizinle de paylaşayım. Korkma Ben Varım’da Şebnem Şibumi’yi tanıdıktan sonra neymiş bu şibumi dedim kendi kendime ve ben daha eğitim döneminde yer alan bir acemi blogger öğrendim ki Şibumi diye bir gerilim kitabı varmış da insanlar öve öve bitiremiyorlarmıış. Yadırgama beni sevgili gerilim sever okur, bir bin bilsende bir bilmediğin elbet olacak. Benim ise bilmediğim o kadar çok şey var ki onları yazsan kağıtlara o kağıtları da birbirine iliştirsen sonra da dünyanın çevresinde on yüz bin milyon tur atsan. Ama gerek yok kağıt israfına, ağaçlara kıymaya!

Kitaplıkta bir yoğun kitap varken, AFE kitap kulübünün kitaplarında buluşup kitap değişimi yapamadığımızdan dolayı sıradaki kitaplar ve yazarlar beklerken, ben nasıl bir susuzlukla bu kitabı aldım ve aldığım gibi okumaya başladım, anlatamam.

Gerilim romanlarının gerçekçiliği zaman zaman insana kaybolurmuş gibi gelir ya insana; bazen kahraman hep mükemmeldir, hiç kusuru yoktur. Hatta bazen saçma gelir insana, gerilim romanının akıcılığından dolayı kitabı elinden bırakamasan da elektirmekten de geri kalmazsın…

İşte Şibumi’nin kahramanı Nicholai Hel, daha da mükemmeldir! Bildiği diller, uyguladığı teknikler, Allah vergisi yetenekleri hepsinden daha üstündür. Ama almış olduğu kültür, yapısı, hamuru kusurlarını hiç göstermez. Ama o da zor duruma düşer, sokakta yaşar, evsiz kalır, aç kalır. Savaşta sevdiklerini kaybeder. Kaybettiklerini bulur ve bulduklarını öldürür! Sevdikleri öldürülür… Ama gerilim romanı sevdalısı olarak sen Nicholai Hel’i eleştiremezsin saygı duyarsın yazarıyla birlikte karaktere de…

Kitap biteli bir kaç gün olduğundan dolayı artık daha çok hangisine saygı duyulması gerektiğine karar veremiyorum, Trevanian‘a mı yoksa Nicholai Hel’e mi? Trevanian size gerilimi hızlı hızlı akan olayların haricinde de hissettirebilen bir yaz, dinginliğin dahi ne kadar tehlikeli olabileceğini öğretiyor. Bir gün eğer gerilim romanı yazabilirsem böyle okuduktan kısa bir süre sonra konusunu hatırladığım ama özünü hatırlamadığım gerilim romanları yazmaktansa tabii ki Şibumi gibi değerli bir şeyler yazabilmek isterim.

Nicholai Hel yarı Rus yarı Alman, mistik ama mistik olduğunun farkında bile olmayan biridir. Savaşın ortasında kalmasıyla başlar her şey, üvey babası olarak gördüğü Japon generalin kaybolması ona ölmüş olduğunu düşündürür ama bir gün onun yaşadığını ve savaş suçlusu olarak yargılanacağını öğrenmesiyle onu kurtarma kararı alır. Onu kurtarmak istemesi aslında farkında olmasa da tüm hayatını değiştirecektir. Gerisini anlatmayacağım bu Trevanian’a saygısızlık kendime de haksızlık olur.

Yakın arkadaşı Güve’nin deyimiyle anti-kahraman kahramanımız tam bir Amerika düşmanı, onların nasıl yozlaşmış bir kültüre sahip olduklarını çok net bir şekilde aktarmış.  Çok çarpıcı tespitler ve cümleler var.

Yersiz, yurtsuz, kimliksiz bir adamın kültür olmadan bir ırka sahip olamayacağını hatırlattı bana. Asimilasyon böyle bir şey işte, kültürün yoksa sen de yoksun. Kültürünü kaybederse sen de kaybolursun, bu kadar net. Kitapta da yok aslında böyle bir şey, tamamen kendi yorumum. Serbest çağrışımda kendimi aşmış olabilirim.

Bu kitapla birlikte ben Go oyununu öğrenmek istedim, Japon ve Bask kültürüne ilgi duymaya başladım hatta mümkün olursa daha da yakından tanımak istedim. Baskların yaşam biçimini, düşüncelerini de Kürtlere benzettim.

Anladım ki daha çok yolun başındayım ve bende bu öğrenme açlığı var oldukça daha gidecek çook uzun biri yolum var.

Peki Şibumi nedir? Size Şibumi’nin ne olduğunu anlatmayacağım maalesef, herkesin Şibumi’si nasıl olsa kendine.

Read Full Post »


İnsanoğlu işte kıskanç olabilir, içten içe özenebilir. Ben de her zaman olmasa da zaman zaman kıskançlık yapabiliyorum. Bu kıskançlığı en son yakınlarda Ateşle Oynayan Kız’ı kapattığımda hissetim.

Belki de yeni mi keşfettin Stieg Larsson’un üçlemesini diyeceksiniz , elbette ki hayır yalnız ben biraz gıcığımdır, popüler olan kitapları hemen okuyamıyorum. Garip bir huy işte, biraz zaman geçmesi lazım. Herkesin okuması lazım ki sıra bana gelsin….

Neden mi kıskandım peki?  Külçe gibi üç kitabın ikisinde kurgu hatasına rastlamadım. Bugünlerde çevremde bolca, yazar , yazan , blogger tartışması olduğundan gerek ben de kafayı takmış durumdayım. Bir romanı, hikayeyi, hatta basitte olsa bir yazıyı alnın akıyla kurgu, anlatım hatası yapmadan bitirebilmek bence gerçekten yetenek istiyor. Çalışınca geliştirilemeyeceğini kesnlikle iddia etmiyorum tabii ama gerçekten hiç de kolay değil. Bunu yapmış insanlar kafamda huh diyerek alındaki teri silerken hayal edebiliyorum! Bir de şu var o kalınlıktaki kitapları okumak bile zaman zaman insanı yoruyor, düşünsenize yazma sürecini. Kafa dağınıklığı sonucunda yazının, romanın çıkmaz bir sokağa sapmasını ve o sokaktan geri geri dönerek çıkmanın anlatıcı için nasıl da tehlikeli bir yol olduğunu…

 Diğer bir neden de çok çeşitli konulara değinmiş, hackerlık, dolandırıcılık, tacizciler, tecavüzcüler, kadın tacirleri, şiddet…Burada bahsettiğim bir konu var ki kitabın sonuna doğru beni can evimden vurdu, ah dedim benim konum.

Ve de gerilim, şiddet… her ne kadar tecavüzün olduğu kısımları filminde de seyrettiğim için biraz fazla irite olmuş olsam da dozajı iyi ayarlanmış bir gerilim mevcut kitapta.

Böyle bir kitap yazabilmek çok derin bir gözlem yeteneği, sabır ve çalışmak gerektiriyor, aynı zamanda da deli gibi araştırma yapmayı, okumayı. Hem de öyle sadece internet üzerinden yapılan, ilk gördüğü kaynağa inanılan, o kaynak sanki bu araştırmanın en temel noktasıymış gibi sunulan bir araştırmada değil. Kısacası zor iş…Ama durmak yok , çalışmaya devam:)

Bir de araştırırken gördüm, muhtemelen siz biliyorsunuzdur ben geç öğrendim. Stieg Larsson kitaplarının başarısını göremedi, bunu kitabı bakmak niyetiyle olsa dahi biraz inceleyen herkes biliyordur. Ancak bilmediğim şey; İsveç mahkemeleri bu kitapların gelirini yazarın birlikte yaşadığı sevgilisine bırakılmasını uygun görmüş ve yazarın ailesi de bunu uygun görmüş. Hoş bir durum, bizim inancımıza uygun olmasa dahi orada bir yazarla hayatını paylaşmış olan bir kadının madur edilmemesi gözetilmiş. En azından benim gördüğüm kısmı bu.

Yalnız bir sorunum var, üçüncü kitap hala Türkçe ‘ye çevrilmedi.

Hani yılbaşı da yaklaşıyor yetişirse bana yılbaşı hediyesi olmuş olur, hıı ne dersiniz? Destek konusunda sadece bol çay, kahve, sıcak çikolata desteği yapabilirim. Ama olsun, çevirirsiniz di mi, elinizi çabuk tutarsınız.

Read Full Post »


İnsanoğlu işte kıskanç olabilir, içten içe özenebilir. Ben de her zaman olmasa da zaman zaman kıskançlık yapabiliyorum. Bu kıskançlığı en son yakınlarda Ateşle Oynayan Kız’ı kapattığımda hissetim.

Belki de yeni mi keşfettin Stieg Larsson’un üçlemesini diyeceksiniz , elbette ki hayır yalnız ben biraz gıcığımdır, popüler olan kitapları hemen okuyamıyorum. Garip bir huy işte, biraz zaman geçmesi lazım. Herkesin okuması lazım ki sıra bana gelsin….

Neden mi kıskandım peki?  Külçe gibi üç kitabın ikisinde kurgu hatasına rastlamadım. Bugünlerde çevremde bolca, yazar , yazan , blogger tartışması olduğundan gerek ben de kafayı takmış durumdayım. Bir romanı, hikayeyi, hatta basitte olsa bir yazıyı alnın akıyla kurgu, anlatım hatası yapmadan bitirebilmek bence gerçekten yetenek istiyor. Çalışınca geliştirilemeyeceğini kesnlikle iddia etmiyorum tabii ama gerçekten hiç de kolay değil. Bunu yapmış insanlar kafamda huh diyerek alındaki teri silerken hayal edebiliyorum! Bir de şu var o kalınlıktaki kitapları okumak bile zaman zaman insanı yoruyor, düşünsenize yazma sürecini. Kafa dağınıklığı sonucunda yazının, romanın çıkmaz bir sokağa sapmasını ve o sokaktan geri geri dönerek çıkmanın anlatıcı için nasıl da tehlikeli bir yol olduğunu…

 Diğer bir neden de çok çeşitli konulara değinmiş, hackerlık, dolandırıcılık, tacizciler, tecavüzcüler, kadın tacirleri, şiddet…Burada bahsettiğim bir konu var ki kitabın sonuna doğru beni can evimden vurdu, ah dedim benim konum.

Ve de gerilim, şiddet… her ne kadar tecavüzün olduğu kısımları filminde de seyrettiğim için biraz fazla irite olmuş olsam da dozajı iyi ayarlanmış bir gerilim mevcut kitapta.

Böyle bir kitap yazabilmek çok derin bir gözlem yeteneği, sabır ve çalışmak gerektiriyor, aynı zamanda da deli gibi araştırma yapmayı, okumayı. Hem de öyle sadece internet üzerinden yapılan, ilk gördüğü kaynağa inanılan, o kaynak sanki bu araştırmanın en temel noktasıymış gibi sunulan bir araştırmada değil. Kısacası zor iş…Ama durmak yok , çalışmaya devam:)

Bir de araştırırken gördüm, muhtemelen siz biliyorsunuzdur ben geç öğrendim. Stieg Larsson kitaplarının başarısını göremedi, bunu kitabı bakmak niyetiyle olsa dahi biraz inceleyen herkes biliyordur. Ancak bilmediğim şey; İsveç mahkemeleri bu kitapların gelirini yazarın birlikte yaşadığı sevgilisine bırakılmasını uygun görmüş ve yazarın ailesi de bunu uygun görmüş. Hoş bir durum, bizim inancımıza uygun olmasa dahi orada bir yazarla hayatını paylaşmış olan bir kadının madur edilmemesi gözetilmiş. En azından benim gördüğüm kısmı bu.

Yalnız bir sorunum var, üçüncü kitap hala Türkçe ‘ye çevrilmedi.

Hani yılbaşı da yaklaşıyor yetişirse bana yılbaşı hediyesi olmuş olur, hıı ne dersiniz? Destek konusunda sadece bol çay, kahve, sıcak çikolata desteği yapabilirim. Ama olsun, çevirirsiniz di mi, elinizi çabuk tutarsınız.

Read Full Post »


Cerrah, son zamanlarda okuduğum en kaliteli gerilim romanlarından biri. Kalite derken, yıllardan beri gerilim romanları hakkında söylenen yoruma ithafen söylemiştim; gerilim romanları edebi değildir… Aslında yanlış da değil çünkü gerilim romanı kaldırmaz ağır edebi tasvierleri, gerilim romanı hareket gerektirir, sahne sahne hız gerektirir, dilde kıvraklı gereklidir. Cerrah ise belki entellektüellerin edebiyat iştahını kapatamayacaktır, şahsen ben bu yönde bir eksiklik göremiyorum.

Tess Gerritsen ise kendime örnek aldığım bir yazar, dahiliye doktoruyken kariyerini yazabilmek için yarıda bırakıyor ve sadece kitaplarına odaklanıyor. Örnek aldığım yöne bıu değildi elbet, gerilim romanlarının dünyasında kadın sesi yükselmiyor gibiydi. Tess Gerritsen’in sesi ise gümbür gümbür…

Cerrah da Tess Gerritsen bu sefer,  gerilime önemli bir konuyu dahil etmiş.Tecavüz, taciz edilen kadınları…

Bir sahne var ; bir ajanda , tecaüzden önce planlar, notlar, toplantılar, arkadaşlarla yemekler… Tecavüzle beraber bıçak gibi kesilmiş hepsi.  Ajandayı inceleyen karakter nedeninin bu programların bir anda bıçak gibi kesilmesinin nedenini sonradan öğreniyor tabii…

Bir kadın bakım destek evi, tecavüzden sonra kadınlara destek ünitesi, her türlü ihtiyaçlarını gidermelerine yardımcı oluyor, çünkü kadınlar kimseyi görmek istemiyor, kimseyle bu konuyu konuşmak istemiyor. O saatten sonra hayatı bitmiş oluyor, eski hayatına dönebilenler oluyor mu… Belki.

Bakımevinin yöneticisi, savunma durumunda sürekli, hatta biraz da saldırgan, çünkü korunması gerekenler var, onlar artık kurban ve bundan sonra onun hep izini taşıyacaklar. Bir yıl, üç yıl, süre önemli değil, süre işe yaramıyor. Zaman belki de her şeyi unutturmuyor.

Taciz edilen, tecavüz edilenleri çoğu kendini suçluyor, hani kadın kuyruk sallamışsa olayı var ya… Kurban bile kendini suçluyor, ben kuyruk sallamışımdır diyor. Hep ben böyle yaptım, keşke yapmasaydım diyor… Hatta yok saymaya çalışıyor. Kabullenmiyor, gerçek olduğuna inanmıyor, kimseyle paylaşmıyor, çünkü paylaştığı her kişiyle, onun gözleriyle kurbanı takip edecek bir leke bu…

Çok sevgili ülkemde ise 12 yaşında bir çok kişi tarafından tecavüz edilen kızlar var… Saklanıyorlar, kendilerinin kurban olduğunu unutup, suçlu gibi gizliyorlar herkesden ve her şeyden… kendileriyle bile yüzleşemiyorlar… Çünkü ortaya çıkanların sonucu belli; suçlular hafifletici sebeplerle ufak cezalarla kurtuluyorlar, ceza almıyorlar. 12 yaşındaki bir çocuğa tecavüzün hafifletici sebebi ne olabilir ki? Kuyruk mu sallamışdır dersiniz, ya da belki de istemiştir di mi? İşte bu da benim ülkemin gerçeği, hafifletici sebeplerle kızlarımızın hayatlarını yok ediyoruz,  lekenin peşlerini takip etmesi yetmiyormuş gibi bir de artık kimseye güvenemeyecek duruma getiriyoruz bunları… Sonra bir de aydınlık gelecek bekliyoruz di mi? Ben iyimser düşünmeye çalıştığımda bile bekleyemiyorum.

Değişmesini diliyorum, hemen değişmesini; ne tacizin ne tecavüzün bu kadar basit geçiştirilmemesini, cezasız kalmamasını diliyorum. Birilerinin bir şeyler yapıp, bunları değiştirmesini, ya da birinin çıkıp ortaya “Hey, burada bir yanlışlık var demesini” bekliyorum. Beklediğim de Supermen değil ki…

Read Full Post »


Bazen bir kitap, bir film, bir şarkı amacından çok farklı şeyler yapıyor, belki de yazarın bile ummadığı bir bam teline dokunuyor. Yazar, yani gerçekten yazar kişisi sanmıyorum ki aha şunu yazayım da okuyucu şöyle düşünsün, şöyle hislensin diye yazmıyordur, zaten okuyucu da o kadar salak değildir kanımca, bunu ayırt edebiliyordur.

Çok basit belki de hor görülebilecek kitaplardan birinden bahsedeceğim bu sefer size, açlık oyunlarından. O New York Times best sellerı diye lanse edilen ama aslında zaten kendini bu şekilde çok sattıran kitaplardan biri belki de. Öyle bile olsa başarısının temelinden sadece bunun yattığını söyleyerek hem yazara hem kitaba hem de 3 kitaplık serinin başarısına haksızlık etmiş oluruz.

İtiraf edin, her ne kadar ben çok satanları okumam diye bıdı bıdı ediyorsanız da merak ediyorsunuz son zamanlarda çok satılan kitapların hangileri olduğunu. Kitapçıya gittiğinizde göz atmadan geçmiyorsunuz değil mi? Siz başka şeyler okusanız da insanlar neler okuyormuş diye bakınıyorsunuz? Hatta bazı zamanlar kitaplığınıza göz gezdirirken çok satanların da önemli bir yer tuttuğunu görüyorsunuz. Türk okurun gerçeği de bu belki de…

Ben itiraf ediyorum işte, ben o çok satanları elinden geldiğince hor görmeye çalışanlardanım. Çünkü o genel okuyucu kitlesi tarafından benimsenen kitaplar edebi açıdan belli bir seviyeye gelmiş okuyucu doyurmaz diyerek o edebi açıdan belli bir seviyeye gelmiş okuyucuyum ben ulan diye bas bas bağrınmış oluyorum. Ama sezarın hakkını sezara vermek lazım; önümüzde bir kaç örnek var ki çok okunan listesinde yer alması yetmiyormuş gibi gönlümde de önemli bir yere sahip. Bunlardan iki kitap bir yazar örneği vermek gerekirse, Bin muhteşem Güneş ve Uçurtma Avcısı’nın yazarı Khaled Hosseini gözünüze kolaylıkla sokulur ki kendisinin bir sonraki hareketi merakla beklenir. Yazıya konu olan örnek ise Suzanne Collins’in yazmış olduğu Açlık Oyunları serisi…

Kitap hakkında ayrıntıları vermek istemesem de düşüün  farklı bir dünyadasınız. Br başkent Capitol ve diğer 12 Mınıkadaki hayatlar..Yaşananların kendisinin zor olması yetmiyormuş gibi kendilerine eğlence size eziyet olsun diye, gözünüzü korkutmak için, isyan etmeyin diye çocuklarınızın tabii tutulduğu Açlık Oyunları.

Düşünün ki daha çocuksunuz ve köyünüzden bir çocukla beraber toplam 24 çocuk açlıktan, susuzluktan, uykusuzluktan ya da hastalıktan ölmeden, ölmemek için yarışıyorlar, savaşıyorlar ve savaştıkları sadece bunlar da değil. Tek hedefleri hayatta kalmak ve kazanmak için yaşamak yetmiyor diğerlerini de öldürmek gerekiyor ki yarışma amacına ulaşsın, acımasızlığınız herkese kanıtlansın…Yönetimin acımasızlığı… Peki ya sizin biricik küçük kardeşinizi öldürmesi ve öldürülmesi için bu oyuna katarlarsa?

Hikaye işte böyle başlıyor, Katniss kardşi Prim’i bu oyundan kurtarmak için kendini ortaya atıyor, kendinin o oyundan sağ çıkabileceğine belki pek ihtimal vermese de yeter ki Prim yaşasın diyor. Kendime iiraf etmem gereken bir şey daha varsa o da benim bam telim aile içindeki ilişkiler, kız kardeşler, babalar, anneler, sevgililer. Belki de zaten olay sadece bundan ibarettir de ben daha henüz keşfedememişimdir. Peki bu kitap başarısını neye borçlu? Tabii ki bu ilişkilere, vıcıklaştırmadan vurucu bir şekilde anlatmasına.

İşte bu kitap benim içimde farklı bir yerlere dokundu, normal bir kitaptan öteye gitti. Belki seneler sonra anlatmımına iyice burun bükeceğim( bakmayın böyle dediğime) öğğk bu ne be diyeceğim, belli mi olur. Ama insanın açlık karşısında neler yapabileceğini, hayatta kalma iç güdülerinin nasıl da sadece ihtiyaç olduğu zamanlarda ortaya çıktığını unutmayacağım.  Katniss karakterinin zor zamanlarda içimden çıkan o güçlü deli kız olduğunu belki de bir ben bileceğim.

Kendime dip not: Açlıktan önce uykusuzluktan ölünüyor; git, yat, uyu.

Read Full Post »