Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘galanthus’


Geçenlerde seni ne kadar özlediğimi fark ettim. Bu aralar cok okuyorum, cok not alıyorum; kendimce yeni ve sağlam bir yolda yürüdüğüme inanıyorum. Hayatımın dinamikleri değişiyor, ben daha yenisine alışamadan hem de. Hızlı bir hayat sürüyorum, ama üzgün ya da pişman değilim. Sadece bos gecen zamanima uzuluyorum. Yaşadığım tek pişmanlık yıllar once bu bilince sahip olamamak ama zararın neresinden donsen kardir derler bizim buralarda. Beni anladığını umit ediyorum. Fırsat buldukça tekrar tekrar okumak istediğim kitapların var.

Bu arada aklima gelmişken birileri guzel bir seyler yapmış kitaplarını tek bir kitapta toplamışlar. O kadar beğendim ki anlatamam. Yakinlarda dogum günümde yok ama dileğim birinin bana boyle bir hediye alması. Neyse daha fazla uzatmayayım. Daha okunacak cok şey var.

Sevgiler.
Galanthus

20120127-003344.jpg

Reklamlar

Read Full Post »


Kasım ayı sahiden kasım kasım kasıldığım bir ay, son bir kaç senemi düşününce hele en zor aylarımın gercekten Kasım aylarına denk geldiğine kanaat ettim. Sanırım senenin sonuna doğru hayatimi tekrar tekrar gözden geçirdiğimden ya da zamanın cildiriciligina sabredemedigimden…

Neyse ki Kasım ayında guzel seyler de oluyor. Tum zorluklarina rağmen hayatımı güzelleştirmeye çalıştım. İki senenin oncesini düşündükce hala hayattaysam bir anlamı olmalı dedim ve uzun süredir aklımdan gecen bir seyi yaptım: kapandım. Karar verme aşaması zor oldu aslında ama iyi ki de olmus. Simdi cok mutluyum. Allah daim etsin insallah.

Bunun haricinde bir de Kasım’da malumunuz TÜYAP kitap fuarı gerçekleşti. Ben size etkinlikleri oncesinden haber verebilen etkin bir blogger değilim maalesef. Genelde o etkinliklere katıldıktan sonra bazı bazı yazılar yazabiliyorum. İyice nadasa bıraktım. İnsallah dönüşüm muhteşem olacak 🙂

Kitap Fuar’ını onceden bildirip hatta yazarlar hakkında yazılarla da katkıda bulunmak isterdim ama yoğunlukların arasında su telefoncagizi sadece ve sadece çalar saat olarak kullandığım dönemler oldugundan yetişemedim. Kasım ayının en guzel tarafı ise kitap fuarına uzun zamandır severek okuduğum Tess Gerritsen’in katılacak olmasıydı. Hem de İskender Pala ile aynı günde! Hemen planlar yapıldı. Açıkcası ben hayatımda hic imza gunüne gitmemiştim ve gitmeyi de düşünmüyordum. Bir yazar hakkında hayal kırıklığına uğramak hoş olmayabilir. Ama Tess Gerritsen ve İskender Pala var isin icinde diyerek kolları sivadim.

Fuara vardığımızda ummadığım bir kalabalıkla karşılaştım. Evi fuara yakın biri olarak zaten metrobüs çalısmasının bitmeyen trafik çilesinin ustune fuar trafiğinin de eklendiğinin farkındaydim ama hic böylesine bir kalabalıkla karşılaşacağımı düşünmemiştim. Ortalık kitap okuru kayniyordu! İnsanların arasından sıyrılabildigimiz kadar hızlı bir sekilde Marti yayinevinin yolunu tuttuk ve son kitabı olan Bıçak Sırtı’ni alir almaz imza salonuna geçip coktan oluşmuş olan kuyruğun bir yerine kendimizi attık. Yerimizi alir almaz da kuyruğun ortasında buluverdik kendimizi. İnsanlar o kadar hızlı toplanıyorlardi!

Sonunda Tess Gerritsen geldi ve inanılmaz güleryüzlu, sempatik ve bizi gördüğüne şaşkındi. Kuyrukta o kadar saat beklediğimize değecek diye düşündüm onu gördüğümde. Biz daha onun fotograflarını çekemeden o bizim fotografımızı çekti. Bu kadar kalabalık olmamızı beklemiyormuş anlasilan:))

Sıra bize yaklaştıkça kendisinin aynı zamanda cok nazik olduğunu da ogrenmis olduk. Her okura ayrı ayrı teşekkür etti, hepsiyle fotograf çektirmek icin ayağa kalktı; zerre kibir yoktu. Ne yalan söyleyeyim sıra bize geldiginde heyecanlandigimi fark ettim:) Kitabımı imzalarken yazdıklarından dolayı kendisini cok takdir ettigimi soyledim. Ne de olsa gerilimi okuması kolay ama yazması zordur! O da bize teşekkür etti bu kadar uzun süre beklediğimiz icin. Hic boyle geçmesini beklemiyordum. Artık daha cok sevdiğim, kanlı canlı bir yazar var karşımda kendisini düşününce. Biraz dinlenir dinlenmez İskender Pala’yi aramaya koyulduk ama kalabalığın icinde hareket etmek pek bir zordu. Ayrıca kitap ilgisinden daha cok tüketim çılgınlığının fuara yansımasını gordum diyebilirim. İnsanlar telefonda kac kisiyi gördüklerini sayıyorlardı… Bunun senin su anda yaptığından pek bir farkı yok diyeceksiniz belki ama oyle degil iste fuarda gercekten bir sürü yazar vardi ve ben size gördüklerimin listesini çıkarmadım, sadece ilgimi çeken yazarlarla olan maceralarımdan bahsediyorum:)

İskender Pala’yi ziyaret ise cok meşakkatli oldu. İmza salonunu bulamayınca standına gidelim oradan ogreniriz dedik ama Kapı yayınlarının standına yaklaşmak ne mümkün! Oyle bir kalabalık var ki imza gunu orada yapılacak sandik. Önümüzdeki kizlar da bulamamışlar bizim gibi onlar sorarken öğrendik, kizlar peki İskender bey geldi mı diye sordular oradaki görevli, geldi hatta tam arkanızda dediğinde onlar daha donemeden ben dondum ve selamlastik ama benim söyleyeceğim cok şey vardi! Ama yaninda bir suru de insan vardi ve ben hic bir sey söyleyemedim! Hem bu kalabalıkta vaktini almak istemedim hem de oyle ayak üstü degildi konuşacaklarım:) Yapamadım iste. Üstelik hafta ici düşündüklerimin bir kısmını kendisine mail olarak göndermiş olsam da kendisinden beni edebi olarak egitmesini alalede bir sekilde
söylemek hic hoş olmayacaktı. Kısmet değilmiş dedim ve imza salonuna geçtik geçmemizle kendimizi kaybetmemiz bir oldu diyebilirim cunku bası sonu olmayan bir kuyrukla karşılaştık. İskender Pala’ya ve kendimize daha fazla eziyet etmemek adına o kuyruğa girmedik ama sonradan öğrendim ki zaten cok yorucu olmus o kadar kitabı imzalamak.

Eve döndüğümüzde Bıçak Sırtı’ ni elime aldığımda mutluluk duydum. Cok guzel bir hatıra oldu ayrıca başka sevdiğim yazarlarin da imza gunüne katılacağım bundan sonra. Hafta ici de Tess Gerritsen’in kendi blogunda bizden bahsetmiş olduğunu gordum hatta çektiği fotografın bir yerlerinde ben de varım, okudukça mutlu oldugum bir yazı yazmış.

20111126-105014.jpg

Bu aynı zamanda yayınlayacağım tek kapalı fotografım sanırım.

Aşağıda da Tess Gerritsen kitap imzalarken.

20111126-105044.jpg

Kitap fuarı gercekten gençlerle kaynıyor . Esim trafiği görünce Türkiye’de gercekten bu kadar kitap okuru var mı demişti. Evet, evet var:) Artık eskisi gibi degil.

Yalnız ilk defa bir fuardan elimde poşetlere donmedim. Cok az kitap aldim. Evde hala okuyamadığım kitapları hatırladıkta evdekileri bitirmeden yenilerini almanın uygun olmayacağını düşündüm. Size hepsinden bahsedemesem de okuyorum ya okudukça mutlu oluyorum ya o bana yeter:)

Read Full Post »


Cachoeira Acaba Vida

Image via Wikipedia

– Hatırladın mı beni?

Yüzünün yumuşak hatları çocukluğunun yuvarlak suratından kalma. Aslında taş gibi sert. Kaskatı. Bakışlarıyla yüzünün bu derece tezatlığı… Tanıdık. Kendime benzer başka şeyler arıyorum suratında, yüzünde geziniyor gözlerim. Acaba gülerken nasıldır? Bakışları sakinleşir mi, dinginleşir mi? Biraz daha bana bezer mi? Her insan güldüğünde yumuşar yüz hatları…ağlar mı, hiç ağlamış mıdır? Arkamdan ağlamış mıdır?

– Konuşmalıyız seninle, bu şekilde susarak benden kaçamazsın.

Sorularımın hepsini yanıtsız bırakıyor. Gerçi ne soracağım ki, ne diyeceğim. Asıl onun bana sorması gereken sorular olmalı, o hesap sormalı, sormuyor, cevap bile vermiyor. İnce telli saçları rüzgârın arkadan bastırmasıyla uçuşuyor. Saçları bir lise öğrencisinin uzatamayacağı uzunlukta, neredeyse küt, bizim zamanımızda olmazdı böyle saçlar, bizim kuşak uzatamadı saçlarını bu şekilde. Yoğun baskı altında yetiştirildik, belki de ondan hiç birimiz bir baltaya sap olamadık. Onlar üzerimize geldikçe bizim tek düşündüğümüz haylazlık oldu. O da haylaz mıdır benim gibi, mahalleli onun için illallah demiş midir? Köpeklerin kuyruğuna teneke bağlayıp, kedileri hırpalamış mıdır ya da kirpilerle futbol oynamış mıdır? Hayatında hiç kirpi görmüş müdür, bu beton yığınlarının arasında?
Nasıl da en derinime, gözlerimin içine bakıyor, görüyor mu acaba o derin boşluğu. Ben onun gözlerinin derinine inemiyorum, o benimkilerin derinine inmeyi başarabiliyor mu? Hiç mi düşünmüyor o kesici bakışları gezinirken gözlerimde yüreğimde sıyrıklar oluşturacak? Sıyrıkları hafife alıyor olmalı.

Hep böyledir belki, belki beni hiç hatırlamamıştır. Nasıl hatırlayacak ki… gittiğimde ufacıktı. Belki de bu kaskatı hali, sert, donuk sevgiden uzak bakışları yabancılara karşı savunma mekanizmasıdır. Ya hatırlıyorsa; adi, şerefsiz herifin teki diyorsa, ciğeri beş para etmez bir adam olarak görüyorsa, ya içinden küfürleri ipe diziyorsa onu bırakıp gittiğimden beri yaşadıklarının acısını bu şekilde çıkarıyorsa? Ne bekliyorum ki? Babam benim, benim babam diye çocukluğundaki gibi koynuma atlamasını mı?

– Tanımadın mı beni?

– Tanıdım, ama hatırlamadım.

Sesi olması gerekti gibi, tıpkı bir ergenin her kelimesiyle gittikçe çatallaşarak kalınlaşan sesi.
Önceden nasıldı acaba, mesela beş yaşındayken… ben bırakıp gittikten sadece birkaç sene sonra.

– Hatırlamaman normal, uzun zaman oldu.

– Ondan değil, biliyorsun neden
hatırlamadığımı!

Sözleri can yakıcı sivri, söylediklerini kısa yoldan söylüyor, pata küte, tekme tokat dövercesine. Duyuyor muyum emin değilim, söyledikleri uğultu yapıyor, ağız hareketlerine bakıyorum, akvaryumdaki balık misali ağzı gidip geliyor. Duymuyorum, duyamıyorum, duymak istemiyorum. Gelmese miydim acaba…

Ellerine bakıyorum, onu bırakıp gittiğimde tombul, yumuk yumuk elleri vardı. Şimdi parmakları uzamış, elinin ayası genişlemiş, basketbol oynuyordur belki, parmakları uzun, etlerini yemiş. Belki ben yanında olsaydım ve oğlum yapma deseydim, yemezdi. Adam olsaydım, yanında olurdum. Sigara içiyor mudur bu parmaklar acaba? Kendi sarı parmaklarıma yöneliyor bakışlarım, bir sigara yaksam mı? Ona da uzatırım, hem belki biraz yumuşar. Anlatırım derdimi, gittiğim için pişman olduğumu…

Böyle mi örnek olacaksın oğluna, babaya bak! İskele babası! Bunca yıl arkana bile bakma! Ne halde olduğunu bilme! Arama, sorma! Bir gün pat diye çık karşısına! Hatırladın mı de, tanıdın mı! Olmaz olsun benim gibi baba! Ben adam mıyım ki baba olayım, hem de örnek olacak baba!
Giderken arkamdan bağırdı:

– Hey! Nereye gidiyorsun, daha yüzleşecektik seninle! Söyleyeceklerim bitmedi!

Kafamda bir anda bir görüntü çaktı. Sarı, ince telli saçlı çocuk, ela gözlü çocuk, yumuk yumuk parmaklı çocuk yatak odasının kapısından meraklı gözlerle başını uzatmış babasının soba kurmasını izliyordu. İşte ben o çocuğu ortada bıraktım. Babasız bıraktım.

Onun duyamayacağı bir sesle cevap verdim:

– Merak etme evlat, ben yüzleştim kendimle

Read Full Post »



Ruhumu tatile çıkardım bugün, dedim ki ona, sen çok hırpaladın kendini çok yıprattın ama dinlenmelisin artık. Dinlemek istemedi tabii ki beni, anlamak istemedi, kulaklarını tıkayıp kafasını sağa sola sallamaya başladı bir yandan da seni dinlemiyorum, dinlemiyorum, dinlemeyeceğim diye bağırıyordu. Çünkü içinde bir işkolik gizli, bir ben olmadan kimse yapamazlar sesi çınlıyor boş koridorlarında, ben olmazsam her şey yarım kalır. Belki de yarım kalan bir tek hayatımdır.

Hah şöyle! Bırak ben diye başlayan cümleler kurmayı bir köşeye. Hatırla geçmişini, mesela geçen senenin kasım ayını…hatırladın di mi yine böyle olmaz, ben olmazsam bir şeyler yarım kalır derken bir anda içinden bir ay kafa izni yapsam diye iç geçirmedin mi hani, hatta hatırlasana bir bahanem olsa da bir ay kimsecikler bana dokunmasa dediğin anı. Dua niyetine geçti belki de belki secret’ın sırrı gerçek oldu, belki pozitif düşünce gücü. Peeh! Palavra! Nasıl istediysen öyle oldu değil mi, sahiden bir süre kimsecikler sana dokunamadı…

\

Sonra ne oldu, bir anda her şey gri pembe bir toz bulutuna dönüştü. Plansız tatilinin ilk bir haftasını, hatta ikinci gününü. ..yaşadıklarını, olay yeri inceleme ekibiyle gidermiş gibi gitsene tekrar o hastanenin koridoruna. İlk damla gözyaşın daha gözünden akmadan annenin sana sarılıp ilk onun gözünden akan damlanın omzuna düştüğünü, kulağından uğul uğul sesler geldiğini. Düşüp bayılacak gibi olduğunu hatırlasana. Kafanda bin bir ihtimalin döndüğü günleri, sonra seni o noktaya getiren, kendine gözlerini bu kadar kapamana neden olan olayların nasıl zihninden birer birer geçtiğini, suçladığın insanları ve en sonunda tek suçlunun sadece ve sadece kendin olduğunu keşfettiğin anı hatırla!

Bir anda aklın ve ruhun birleşti, nasıl yoğun bir orgazm yaşadın, meni hem tatlıdır hem tuzlu değil mi ama?

Nasıl da kendi gözyaşlarınla duşa girip uzun uzun temizlendiğini, sonra her şeyin berrak olduğunu düşün ve hiç unutma. Hayatındaki hedeflerinin değil de senin mutlu eden şeylerin önemli olduğunun farkındaydın zaten de içindeki o küçük hırs kumkuması seni rahat bırakmıyordu, hep yeni hedef koyuyordu önüne… O kumkumayı susturdun bir anda, ya da susması gerektir, çünkü dünya tüm hızıyla dönmeyi durdurdu, ani bir fren yaptı ve sen sarsıldın.

İşte o zaman kafana gerçekten dank etti di mi, işte o zaman tüm gemilerini yaktın, işte o zaman mutluluk peşinde koşmaya başlayacaksan başlayacaktın. Bazen koşmadan da o mutluluğunun sana, kendi kendine geleceğini bilerek…

Evet, evet sen artık hatırladın her şeyi ve şimdi tatile hazırsın di mi bebek?

\

İşte mutluluk geldi , kapında bekliyor.

Aç, dedi kapıyı.

I ıh açmam dedin, her mutluluğun sonunda ağlayacak bir şeyler bulurum ben.

Yok dedi bu sefer, bu sefer ağlayacak bir şey yok dedi.

Ben bulurum, dedin.

Ben ağlatmam dedi, ağlasan da beraber ağlarız.

Pes etmedi di mi o mutluluk, hiç pes etmedi, hiç vazgeçmedi.

Tek istediği senden hayatını kenara itmemendi, yarım bırakmamandı .

Sonra , sonra onunla beraber hayallerde yüzerken, kahkahalara boğuldum. Kah zor zamanları düşünüp mahzunlaştım, kah yüzümde güller açtı… her saniyesi ayrı güzeldi…

Evet dediğim gibi hazırım, ruhumu tatile çıkardım, aklımın iplerini saldım.

Şimdi ruhum geziniyor, bembeyaz bir otel odasında tülün rüzgarla elele içeri girmesiyle ben o bembeyaz otel odasında bembeyaz yataktayım, sabahın ilk ışıkları sızıyor gözüme yanımda sevdiğim, en sevdiğim, uzanmış sırt üstü koynundayım onun, nefes alış verişini dinliyorum, sessizim ki çıt çıkmasın diye, sessizim ki benim nefesim olsun diye.Bir saniye diğerine atıyor, diğer saniyede ötekine. Ben o sessiz nefes alışverişlerinin içindeyim, hepsini soluyorum, onun nefesi olmak, onun nefesinde bitmek istiyorum.

Birazdan çıkacağız, sokaklara atacağız kendimizi, dar beyaz merdivenlerden geçeceğiz. Ruhumun ferahlığını hissedeceğim her adımda, her nefeste. Sıkı sıkıya tutacak ellerimi, düşsem kaldıracak, düşse kaldıracağım. Allah ömür verdikçe yan yana, beraber olacağız. Arada bir hüzün sarsa da dünyamı, en azından o hep yanımda olacak.

Read Full Post »

Ruhum


Ruhum, çiçek bozuğu bir surat gibi, güzel hatları olabilir ama dikkati çeken arazlarım var. Kırmızı; besbelli. Ah bi’ çamaşır yıkarmışçasına çitilesem onu, bi temizlesem altından mis gibi çıkacak kendisi, ama ilacı bende değil, ne yalan söyleyeyim artık tabip, eczacı, doktor aramaktan yoruldum.

Elbise askısındaki kuru temizlemeden yeni çıkmış o uzun tek parça gece elbisesi var ya işte o benim, o askı olmazsa ben bir yer beziyim.

O kadar dik durmam gerektiği öğretilmiş ki bana, korse giymiş bir deveyim. Korse canımı yaksa nefesimi kesse de devam etmeliyim.

Read Full Post »


\

Beni şişirdiler. Nefesleri yetmedi. Ama şişirdiler. Bir kaç kişiydiler. Kocaman oldum, kimi ümitlerini üfledi, kimi aşklarını, kimi de hayal kırıklıklarını… İçimde her bir şeyden var. Zorla da olsa akıttılar içlerindekini, zehirlerini gözyaşlarını, mutluluklarını, sevgilerini, zorla da olsa ben bir balondum bir sürü bir sürü rengim vardı ve içimdekiler rengimi çok daha canlı yaptı, çok daha parlak… Ama bana kimse sormamıştı tercihimi. Bir kişi sorsaydı bari… bir soran olsaydı… ben balon olmayı seçer miydim?

Ama zaman geçti ve ben bir balon olarak ömrümün gidişatına kendimi alıştırdım. Alışmak zorundaydım, kabullenmek zorundaydım. Bu hayattan vazgeçmek demek, kendimi patlatmak demekti ve bu ömrümün sonu demekti. Bunun yerine balon olarak bile olse devam edilmeliydi yaşamaya. Baloncuyla geçirdiğim saatler ilk zamanlardaki gibi üzmüyordu beni, hatta zamanla mutlu etmeye başladı beni. Kendini kandırmışsın sen diyebilirsiniz bana, ama ben kendimi kandırmıyorum! Güneş, rüzgâr ve çocuklar! Çocukların sevinci beni daha yükseğe çıkmaya teşvik ediyordu, daha büyük daha parlak olmaya ve ben mutlu oluyordum…

Zamanla bir balon olarak tükeneceğimi hissetmeye başladım, her şeyin bir kullanım ömrü var sonuçta. Sonsuz ömür yok sonuçta, ben de bir gün ömrümü tüketip bir yerde bir şekilde bitirecektim. Yavaş yavaş sönmeye başladım, önce heyecanlarım çıktı. Aslında gazı olan bir insanın geğirmesiyle birlikte duyduğu bir rahatlık duydum sanki. O şişkinlik azaldığında insanları göbek dediği fazlalıktan kurtulurken hissettiği rahatlığı arıyordum belki de. Heyecanlar bayağı şişirmişti beni, oh bee diyordum tam, kalbim güm güm atmayacak artık diyordum. Puııfff diye uçuşan hayalerimi gördüm, bulduğu delikten sızarken, kendi özgürlüğünü ilan etmişken. Görmemle beraber gerçeği anladım, heyecanlarım gittikçe o minnacık delikten sızdıkça hayat sıkıcı gelmeye başlayacaktı. Hemen kontrolü elime almam gerekliydi; heyecanlarımı fazla kaçırmamak için, koy vermemek için yama yapmaya karar verdim. İşin ilginç tarafı minnacık bir delik dahi olsa o deliği kapatmak için daha büyük bir yama yapmanız gerekiyordu, o minnacık dediğiniz delik tekrar tekrar başınıza iş açmasın diye, üstelik tekl yol da yamaydı, eğer tıpayı denerseniz, aynı büyüklükte bir tıpa bulsanız bile bu sizin için “son” demekti. Nasıl bir tıpa kullanırsanız kullanın o deliği genişletmekten başka bir işe yaramaz, benim deliğim için de kullanılmayacak bir yöntemdi, tıpa. Yama yapmak zor olmadı. İlk kez olmasına rağmen uğraştım, didindim durdum ve yaptım. İlk yamamdı, çok özendim, sevindim yama yaptığıma. Kendim yaptım. Bir balon kendine yama yaptı, komik değil mi?

İlk yamam bittikten sonra, kendime geleceğimi düşündüm ki kendime de geldim, ayıptır söylemesi yamam da bana renk kattı, bir hareket verdi, güngörmüş geçirmişlik havası ve erkeklerin hafif kırlaşan saçlarıyla yarışan bir karizmatiklik verdi. Yamamı yaparken de sevmiştim, hep sevdim.

Bir süre sonra yine hava kaçırmaya başladım, deliğin kaynağını bulmam zor oldu, ama bu sefer giden en az heyecan kadar değerliydi benim için; aşklarımı kaçırıyordum beni bırakıp gidiyorlardı birer birer. Onların hatıralarına sığındığım günler olmuştu ve şimdi teker teker gittiklerini, kendilerine dair her şeyi alıp gittiklerini görmek beni üzüyordu. Yalnız kalmaya başlayacaktım en sonunda, hemen ilgilenmem lazımdı, önce delik tespit çalışmalarına başladım, deliği bulunca çok mutlu oldum, az kalsın hoplayıp zıplayıp, göbek atacaktım ama yapmadım. Zaman kaybetmemeliydim. Ben hoplayıp zıplarken tüm havam sönebilirdi.
Bu kez çok daha renkli bir yama yapmak istiyordum, ne de olsa aşk için yama yapıyordum. Yamam bittiğimde ışıl ışıl cıvıltılı kuşlar gibi bir yamam oldu, hemen yapıştırdım tabi, daha fazla aşkın içimden kaçıp gitmesine izin veremezdim. Zaten gidenler yeterince değerliydi… ama tam zamanında müdahale etmişim kendimle gurur duyuyorum. Aynı zamanda biraz da üzgünüm artık içimde kalan aşklarla idare etmek durumundayım.

“Yine de böyle idare ederim yahu! Dünyanın sonu değil ya sonuçta! Sadece 2 tane şirin mi şirin yamam var, üstelik baktıkça daha renkli bir hal aldığımı görüyorum, bir balon için hiçte fena sayılmaz hani” diyerek kendimi teselli etmenin de yolunu bulmuştum.

İçimdeki heyecanın kaçmasını yasını tutmak istediğim zamanlar oluyordu bazen, bazen de o aşkları nasıl kaçırdım diye yas tutasım geliyordu, ama geçici oluyordu bu duygular, bir çocuk gördüm mü hemen keyfim yerine geliyordu, ya da birbirlerinin yeni farkına varan bir çift onların mutluluğu bana yansıyor, bende mutlu oluyordum.

Bir sabah uyandım, Aman Allah’ım birde ne göreyim! Bir delik daha açılmış! Kendimi tutamayıp ağlayacaktım nerdeyse bu üçüncü delik oldu, “off”lamak bana yakışmıyor, o yüzden puuffff!!! Üçüncü delik demek üçüncü yama demek ve bu da artık yamaların renk katmadığı eskimiş görüntüsü vermesi demek! Bu seferki ne deliği tam anlayamadım ilk başta, baktıkça ağlamak geliyordu içimden, daha fazla duramadım, ağlaya sızlaya yeni bir yama yaptım, bu sefer çok ağladığımdan dolayı mıdır nedir yamam renkli olamadı, ama sağlam oldu, tam yama yaparken bir fark ettim ki beni kaçırdığım şey mutlulukmuş! Ve yeni bir delik değilmiş bu, gördüğüm o sevimli, şeker mi şeker, cıvıl cıvıl çocuklar sayesinde ara sıra kendimi toparlasam da bu delik o zamanlardan beri varmış. Vardı bende bir terslikte çözememiştim zamanında! Keşke önceden fark etseymişim… Neyse daha fazla üzülemezdim, yamayı hemen yapıştırdım yerine. Oh bee, kendime geldim, diğerleriyle nasıl devam edebiliyorsam, bununla da bu şekilde devam edeceğim, yamam biraz renksiz mi oldu ne? Sanki yakışmadı da? Boşveeer…

Tamam, iyi güzel artık üç tane yamam var ama nereye kadar devam edecek bu yamalar, artık yama yapacak yerim kalmayana kadar mı? Ya da neden hep benim mutlu eden içimi kıpır kıpır eden kalbimi, onun sesimi duymamı sağlayacak kadar arttıran şeyler bu deliklerden sızıyor, neden hiç hayal kırıklıkları sızmıyor, neden oralarda hiç delik açılmıyor? Peki, mutluklarım sızdıkça onun yerine mutsuzluklarım mı dolduruyor içimdeki o boşluğu?

Hayal kırıklıklarının sızmasını istiyorum artık, yaşanmış yaşanacak tüm kötü duyguların…
Görmüyor musunuz sönüyorum ben! Artık eskisi kadar parlak değilim, canlı renklerimden eser kalmamış sanki, hele yamalar batıyor insanın gözüne gözüne…

Tam o sırada baloncuya bebek arabasına sığamayacak kadar büyük ama yine de bebek arabasına yerleştirilmiş bir bebek arabası yanaşır, arabanın içinde bebek ve arabanın yanında anneyle.

—Hadi uslu kızıma büyük parlak bir balon alayım, der anne.
Baloncu kadının görmeyen gözlerine bakar;
—Abla bu balonu vereyim sana hediyem olsun.

Balon bebek arabasına sığmayacak kadar büyük ama yine de bebek arabasına yerleştirilmiş olan bebeğin gözlerindeki ışıltıyı,sadece onu görür.

Sönüyorum dedim, aslında sönmemişim. Bu anne biricik kızına o kadar balon içinde beni seçti. Sönmemişim! Hala en parlak, en canlı benim!

O sırada bebek kendinin bile sığmadığı arabanın içine balonu sığdırmaya çalışır. Tek duyulan patlayan balonun sesidir.

— Hay aksi, siz en iyisi bize başka bir balon verin ama bu seferki lütfen hediye olmasın.

 

Read Full Post »


Bu yazıya farklı bir giriş yapmak isterdim, yeni yıl coşkusunu hala içinden atamamış bir psikopat olarak “ho ho ho” yakışırdı sanki. Benim içimdeki bu coşku yeni yıldan da değil sanki. Biraz havadan, biraz sudan…

\

Yukarıdaki gereksiz paragraftan sonra hala yazıyı okumaya devam edecekler varsa, baştan uyarıyorum size keşfedilmiş Amerika’yı sunuyorum. Yani buralarda yok yeni bir şeyler. Peki nedir şimdi bu başlık derseniz sesi bir çok kişi tarafından Björk‘ benzetiliyor. İzninizle ben bugün Emiliana Torrini için bir kaç kelam edeceğim.

Size Emiliana Torrini hakkında sıkıcı bilgiler vermek peşinde değilim;ama 1977 doğumlu İzlandalı bir şarkıcı söylemeden geçmek olur mu? Şu aydınlık İstanbul sabahında, kulaklarım müzik dinlemek için çıldırırken denk geldi kendisine; ben de uzun zaman önce yazacağım dediğim konulardan birine böylece bir tik atayım dedim.

Daha önce demiştim, müzikten pek anlamam, şarkı söyle derseniz kuvvetli ihtimal 3 saniyeden daha uzun bir süre dayanamayacaksınız, ancak bu sesimin güzel olmayışından değil, doğuştan ilginç şekilde kulaklara sahip olsam da hiç bir zaman iyi bir müzik kulağım olamadığındandır. Şarkı sözlerini ezberle derseniz, bir kere gördüğüm bir numarayı bu hafızanın çok pis bir yerine kaydedip sonra onu tak diye çıkartabiliyorken o şarkı sözlerini hatırlamak, ezberlemek bana ölüm gibi gelir. Evet, o benim, hani şu hep şarkı sözlerini yanlış hatırlayan, kendine göre uyduran. Müzikle ilişkim böyleyken sen kalk bir şarkıcı hakkında yaz; olacak iş değil, biliyorum.

Ama içimde bir ses var, kimsenin duyamadığı bazen bangır bangır, bazen usul usul şarkı söylüyor ve o sustuğu zaman; ben ölüyorum. O sesin kendine göre sevdikleri var, onlardan biri de Emiliana Torrini işte. Birkaç kişi var kendime göre değişen süreli aralıklarla dinlediğim, değişen ruh halime göre tercih ettiğim, kimse keşfetmeden önce sadece benim dinlediğime inandığım, bu kadar güzel bir şeyin sadece bana ait olabilmesi gerektiğini düşündüğüm, o bizim kıymetlimisss. Kıymetlilerimden bir tanesi de bu kadın. Ruh halime göre ihtiyaç duyduğum bir ilaç sanki.

\

Kendisi de zaten Yüzüklerin Efendisi, İki Kule de o meşhur Gollum’ Son ‘u seslendirmiştir.

*
where once was light, now darkness falls
where once was love, love is no more
don’t say goodbye
don’t say i didn’t try
these tears we cry
are falling rain
for all the lies you told us
the hurt, the blame
and we will wait
to be so alone
we are lost
we can never go home
so in the end
i’ll be what i will be
no loyal friend
was ever there for me
now we say goodbye
we say you didn’t try
these tears you cry
have come too late
take back the lies
the hurt, the blame
and you will wake
when you face the end alone
you are lost
you can never go home
you are lost

*Sevgilisini trafik kazasında kaybedince müziğe bir süreliğine ara vermiş, sonra Gollum’s Song’la Peter Jackson onu çekip almış depresyonun kucağından.

Hani böyle bir acı çöreklenir ya insanın içine, yüreğine bir fil oturur sanki; özlersin. İşte Emiliana Torrini bence özlemin şarkısı, özlemi hafifletmek için birebir, içinizde ince çizgide mazoşistçe bir acı bıraktıracak kadar sadece…Özlersin ama özleyebildiğin için mutlusundur da…

Garip bir ses tınısı;hatta biraz bjork sanki… ama ne olursa olsun, bir yandan da insanın içine hafif huzur hafif mutluluk katıyor, belki de bu benim acıdan aldığım zevktendir.

Hiç bir şey aslının yerini tutamaz diyebilirsiniz ama zat-ı şahaneleri If you go away’i de seslendirdi.

If you go away
jungle drum

Kimileri Bjork gibi der, kimileri beğenir belki de beğenmez, ama iyi geliyor. Soğuk bir gün de açan güneş gibi içimi ısıtıyor.

*Ekşi sözlükten aktarılmıştır.

Not: Fizy şimdilik kapalı olduğu için fazla şarkısını eklemedim, yakın zamanda youtube da kapanır nasıl olsa.

Read Full Post »

Older Posts »