Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘kitaplık’ Category


English: A Publicity shot of Tess Gerritsen

Image via Wikipedia

Tess Gerritsen’le imza gününde tanıştıktan sonra  ilgi alanım edebiyattan farklı konulara kaydı. Yıllardır istediğim o akademik okumalara başladım sanırım ama çok farklı konularda ve anlamlarda. Damla damla bir şeylerin biriktiğini hissediyorum içimde, zamanla etkisi görülecek şeyler ama çoook fazla keyif alıyorum, okuduklarımdan dolayı çok mutluyum. Bu kadar ağır okumanın yanında İskender Pala’nın ŞahSultan’ını da okuyordum, tabii ağır okumaların yanında bu kitap yordu beni biraz. İskender Pala’nın o güzel anlatımında, kelimeler içinde yüzerken kaybolamadım. Kaybolmak istiyordum halbuki… Ben de normalde hiç yapmadığım bir şey yapıp kitaba ara verdim. Daha sonra tekrar başlayacağım. Ama araya tekrar bir şeyler sıkıştıramadan da duramadım. Kitaplıktan hariç , tv ünitemde yakın zamanda okumak istediğim kitapları ayırdığım bir raf vardı. Orada Bıçak sırtı’yla bakıştık, biraz, aldım sırtını okşadım kitabın, kapağını açıp kırmızı karton üzerindeki imzaya bakıp, tekrar yerine koydum. Çünkü evde çok daha öncesinden sırasını bekleyen Gece Nöbeti vardı. Esra, dedim, Bıçak Sırtı’nı (ki bu kelime grubuna bayılırım nedense) okumak istiyorsan önce Gece Nöbeti’ni bitir!:)

Tekrar bir gerilim romanının içine çekiliyorum, okuduğum onca güzel şeye rağmen gerilim okumak beni ekstar mutlu ediyor. Mesele nedir, kim katildir, bu sefer cinayetler hangi yöntemle işleniyor derken, bir bakıyorum ki sayfalar bana haber vermeden akıp gitmiş. Öylesine sürükleyici oluyor. Okumanın güzel taraflarından biri de bu sanırım, zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyorsun ama artık bıraktığında da zamanını dolu dolu harcamanın tatminini de yaşıyorsun..

Karton kapakta basılan kitapları çantada taşıması zor oluyor diye pek sevmiyordum ama bunu okuması ayrı bir keyifli oldu. Çocukluğumda evde bulunan kitaplar gibi… kitaplarla ayrı bir bağ kuruyorum sanırım.

Henüz ilk cinayet bile işlenmemişken benden bir şeyler duyacağınızı sandıysanız yanıldınız!: Bunun için asıl yazıyı beklemeniz gerekmekte:)

Read Full Post »


Tess gerritsen’i ne kadar severek okuduğumu, yazdıklarını ve yazmak icin feda ettiklerini ne kadar takdir ettigimi de azıcık blogumu kurcalayacan bilir. Arkadaslarıma kitap önerirken bile tip kariyerini yarıda bırakmasından başlayıp konuyu oyle kitaplarına getiriyorum. Tamam, kabul; kitaplar konusunda bazen sıkıcı olabiliyorum ama ne yapabilirim kitaplardan bahsederken yüzüm gülüyor. 🙂 İnsan her zaman sevdiği seyleri yapmalı, ben de ucundan kıyısından da olsa sevdiğim seyi bu blogum amacıyla yapıyorum… Haa bir de fotograflarım var.

Neredeyse her romanını okumaya çalıştığım bir yazarın son romanlarından birini kitapçılarda görünce büyük bir iştahla saldırdım ve Ekim basında bitirme fırsatını buldum. Okumak ve onların hakkında yazmak benim icin cok büyük bir keyif olsa da hemen yazamıyorum ya da taslaklarda bekleyen diger yazılarımın üstünde çalışıyorum.

Tip kariyeri Tess Gerritsen’e cok şey kazandırmıştır eminim ama benim gibi detay mantıklarına okurken cok büyük keyif aldirdigini düşünüyorum. Bence o polisiye gerilim türünün en iyi yazarlarından. Belki saf edebiyat severler kendisini o kadar da sevmeyecekler ama bence icinde anlatım bozuklukları bulunan bir sürü kitap yazmış bir cok yazarın yazdıklariyla karşılaştırıldığında eger acımasız yorumları varsa o kadar da acımasız olamacaklar bence.

House MD seyretmeye başladığımdan beri de tıbbi konularla ilgili olan her seyi daha cok seviyorum. Zaman zaman bu kendi kendime teşhis koymama sebep olabilse de 🙂
Ancak bu kitapla birlikte arkeolojiye olan ilgim bir tık arttı.

Bu sefer ki katilimiz gecmisten gunumuze firlamis gibi: kurbanlarini mumyalayarak dedektifimizin karsisina cikariyor ama aslinda karsisina cikmak istedigi kisi başka. Amacına tam olarak ulaşamasa da sonunda istediğini yapiyor. Sonunda ise tum bu olayların yaşanmasında parmağı olan kisiyi dedektif Rizzoli tabii ki yakalıyor. Kitapta olan olaylardan bahsetmek istemiyorum ama bu kadarla cok bile bilgi verdim. Dua edin katilin usak olmadıgını söylemedim!

Bence gerilim zor bir tür. Ne kadar küçümsesek bile yazması hic de o kadar kolay degil. Ardında olan emegi göz ardı etmemek lazım. O yuzden bir gun ortaya bir kitap çıkarabildigimde bunun ne üzerine olacagini tahmin etmekte zorlansam bile gerilim yazmak isterdim. Hatta bir kac gerilim öykümü Gani Mujde’ye gönderdiğimde oldukça beğenmişti: cevap olarak yazdığı maili hala saklarım ve aklima geldikçe kendime gururlanmama sebep olur.

20111015-234639.jpg

Read Full Post »


Kısa kısa neler okuduğumdan bahsetmek istiyorum. Daha sonra mümkün oldukça daha uzun, detaylı yazılar yazmak ister deli gonul.

Balayı tatilinde ne olursa olsun muhteşemdir yorumlarını duymuşsunuzdur elbet. Gercekten oyle! Su an oldukça kısa gelen balayı tatilimde yanıma Jane Austeen yerine Mehmet Anıl’ın Forbes Cinayetleri’ni aldığım icin ilk basta azıcık pişman olsam da sonrasında turk edebiyatından gerilim okumak hoş oldu dogrusu. Tabii balayinin rehavetiyle bu kitabi bitirmem oldukça zaman aldı. Deli gibi bir kosturmacanin ardından gercekten tatil yapıyormuş gibi hissettim kendimi. Forbes cinayetleri cok uzun zamandır okumak icin beklediğim bir kitapti. Ancak tam olarak aradığımı bulamadım. Yine de Turk edebiyatında çeşit gormek acısından cok guzeldi.

Bir sonraki kitabım ise AFE kitap kulubü icin okuduğumuz Gabriel Garcia Marquez‘in Kirmizi Pazartesi’ni oldu. Açıkcası benim gibi kendini eğitmek isteyenlerin yapması gereken şey mümkün olduğunca cok yazarın mümkün olduğunca cok eserini okumak. Ama okumak yetmez:)! Yazacaksın da… İste Marquez’in eseri bir yol gösterici benim icin. Kirmizi Pazartesi’nde ölmesi beklenen bir adamın nasil olduğu anlatılıyor. İnsanı detaylarla sıkmadan, yormadan, olağanüstü bir anlatım diliyle…

Sonrasında içimdeki çağrıya karsı koyamayacagimi anlatan bir kitap karşıma çıktım. Bir kitap okudum hayatın değişti demiyorum zaten kuvvetli ihtimal benim anladığımı başka kimse anlamamistir. Bu kitabı tam olarak begenip beğendiğimi söyleyemem ama serinin devamını okumak istediğim gercek. Işık tası serisinin ilk kitabı Suskun Nefer…kitabın kahramanlarından biri, Cesur Paneb zanaatkarlar loncasina girmek ister ama bu ne bir heves ne de bir özenditir. Bu istegi kimse anlamaz, loncanin üyeleri bile… Kulağa biraz komik de gelse yazma istegimi buna benzetiyorum; kimse anlamıyor ama ben karsı koyamiyorum.

20110902-225057.jpg

Daha sonra ise uzun zamandır elimde okuyacağım diye tuttuğum ama bir türlü baslayamadigim Semerkant’a başladım. Eskiden daha asosyal bir insan oldugum icin bir kitaba başladım mı tak diye bitirirdim. Simdi gezmekten eskisi kadar vakit bulamıyorum. Ayrıca bir arkadaşımın dediği gibi cok fazla seyredilecek film, cok fazla gezilecek yer var. Başlamak bitirmenin yarisidir derler ama bu sefer oyle olmadı. Âmin Maalouf cok değerli bir yazar. Hele benim icin daha da değerli bir yazar. Semerkant ise Ömer Hayyam’in dunyasından başlayıp Titanik’de son bulan bir hikaye; bittiğinde elinizde kitapla kalabilirsiniz.

Bayram tatilini fırsat bilip külde kitaplarımdan birine başlayayım dedim. Bu kitap ise serisine bile bile ara verdigim Millenium serisinin 3. kitabı Arı Kovanına Comak Sokan Kız. Stieg Larsson yasasaydı bu başarısı hakkında ne dusunurdu bilmiyorum ama ben her seride hatta her bölümde içimden ne olur ben de boyle seyler yazabileyim diyorum. Lafı cok uzatmadan kitabımın basına donsem iyi olacak:)

20110905-223952.jpg

Read Full Post »


Amin Maloouf’u özledim dedim, Alper Canıgüz yeni rotam dedim, size söylemeyip de içimde tuttuğum o kadar çok şey var kiii ve bendeniz tüm bunların hepsini bırakıp gidip Jodi Picoult’u seçtim kitaplıktan! Bazen kendime ben bile hayret ediyorum! Az biraz kızgın gibi görünüyorsam üstünüze alınmayın lütfen, tüm sinirim kendime çünkü ruhumun en kırılgan olduğu zamanlardan birinde kendimi daha çok yaralamak istermişim gibi gidip dramların kraliçesini seçmişim.

Bilmeyenler ve hor görenler için küçük bir özet geçeyim, Jodi Picoult Kız Kardeşim İçin ve Cam Çocuk gibi insanı damardan yazdıklarına bağlayan kitapların yazarı. Başarılı mı derseniz, açıkçası ilk okuduğum kitabı Kız Kardeşim İçin’di ve oradaki hukuki ve tıbbi ayrıntılar beni çok etkilemişti, hele benim gibi kız kardeşlik kurumundan dolayı zaman zaman ağzı yanmış biriyseniz kitap daha da sizi bir sarıyor. Cam Çocuk ise yine başka bir damardan kitap. Yine hukuki ve tıbbi ayrıntılar ve olayların tam düzelecekken bir anda her şeyin sarpasarmasıyla insanın kendni nasıl bir cendere içinde sıkıştırabileceğini gösteren bir kitap. Kısacası Picoult her kitabında insanı sürekli vicdanıyla başbaşa bırakan bir yazar, her adımda ben olsaydım demekten ve sonuçlarını düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Edebi olarak belki ağzınızın suyun aktıracak seviyede değil, belki kendisinin popüler olduğundan dolayı köşeye fırlatmış olabilirsiniz ama okumadan da geçmeyin derim ben.

Peki YapBoz ne anlatıyor, benim can damarımı, en çok yakan şeylerden birini anlatıyor. Bir çocuğun tacizini, tecavüz edilişini ve ailenin bundan sonraki yaşadıklarını. Gerçek bir olay değil elbet, ama bir çok ayrıntı var ki, sizi gerçekliğine hapsediyor. Öyle bir kitap okurken ağlayacaklardan biri değilim elbette ama ne yalan söyleyeyim, Cam Çocuk’u okurken kendimi tutamayıp ağlamıştım. Zaten bu okuduğum üç kitabı içerisinde bence en iyi kitabı da oydu. Kitap fuarında çevirmeniyle konuşurken o da benimle aynı düşüncedeydi.

Tekrar YapBoz’a gelmek gerekirse, gerçekten kafanızda her adımda bir yapbozu tamamladığınızı düşünüyorsunuz, ama bir adım sonrasını gördüğünüzde sadece yerleştirdiğinizi sadece küçük bir parça olduğunu unutuyorsunuz.  Bugünlerde Kayseri’de 3 çocuk haberinden sonra bu konuda yazmak daha da zor oldu. O yüzden daha fazla detay veremeyeceğim. Ama ne zaman okunması gerekir derseniz, bence en uygun zaman bu zamandır.

Bu kitabı okurken en kötü şey ise, empati kurmak. Yargı sisteminin hiç bir şey yapamayacağını bildiğiniz bir durumda, cezayı kendiniz kesebilir miydiniz?

İdam mı, hadım edilmek mi tartışmalarının yer aldığı şu sıralarda yargı sistemini hele ülkemizdeki hukuk ve yargı sistemini sorgulamak için ideal.

Peki siz, hangisini isterdiniz? İdam geri mi gelmeli, yoksa hadım mı edilmeli? Şu detayı da unutmamak gerekiyor, bir tecavüzcü için en uygun ceza kulağa hadım edilmek gibi gelse de onun öfkesini bastırmak isteyen cani, can yakmak için başka şeyler bulacakmış gibi geliyor.  Çok derin ve çok acıtan mevzular..

Read Full Post »


Geçen sene tanıştım Amin Maalouf’la ve kitaplarıyla, bir hastane odasında. Doğu’nun Liimanları bana başka bir anlatım dili, masalsı bir dünya araladı. Tam da o zamanlar en çok ihtiyacım olan şeydi, masallara inanmak.

Sonra zaman geçti, ben AFE kitap kulübünün yazarlar listesine ekledim bu masalcı amcayı. İyi ki de yapmışım. Birbirinden güzel üç kitabı okuduk. Her biri beni ayrı etkiledi; dili, konuları, bugüne kadar okuduğum her şeyden farklıydı. Zaten farklı olması beni çekiyordu kendine. Masalcı diyorum ya; kafamda çarıklı Keloğlan, uçan halının üstünde lambasıyla gezinen Alaaddin geliyor. Iıı ııh, öyle değil etrafınızda uçuşan bir toz bulutu düşünün, sizi içine alıyor, yaşadığınız dünyadan bir anda soyutluyor. Sonra siz o toz bulutunun içinde güneşten uzaktasınız ama üşümüyorsunuz, o kum tanelerinin hepsini hepsini görüyorsunuz ama hiç biri ağzınıza gözünüze girmiyor. Öyle bir dünya ki gerçekten masal gibi…

Çok çaresizdim, ne yapacağımı bilmiyordum. Bir şeyler yazıyordum, beğenmiyordum. Okuyordum, okuduklarım bile beni tatmin etmiyordu. içimde bir şeyler beni kemiriyordu, sevgiye duyulan fazla ihtiyaçtan sevgisizliği, yalnız kalma iseğiyle beraber ilgiyi istiyordum. Anlatamıyorum o zamanları ama buradan bakınca kapana kısılmış fare gibiydim. Sonra Doğu’nun Limanları’nı aldım. Okuyamadım. Hastaydım, hastane odasına götürdüm. Okuyamadım. Hastaneden çıktım, iyiydim, yine okuyamadım. Önce Kafka’nın Dönüşüm’üyle başladım. Kafka; kapana kısılmışların anlatıcısı, kendinden çevresinden yabancılaşanların, bir anda herkesin ne kadar farklı olabileceğini, tüm sırtların nasıl birer birer göze görünür hale geldiğini anlatan yazar. Sonra işte bir uzun süre susuzluktan sonra içtiğiniz bir yudum su gibi geldi Doğu’nun Limanları. Daha sonra ise Afrika’lı Leo, Yüzüncü Ad ve Tanios Kayası’nın kapılarına dayandım. Kitap Kulübü başka yazarlara geçti ama AFE’nin aklında hep Amin Maalouf kaldı.

Beni sıkıştığım kapandan kurtardı, yeni bir dünya araladı. Ufkumu genişletti ve nasıl olduysa çalışma azmimi kamçıladı. Benim de yapabileceğime inandırdı. Eminim, okurlarının üstünde bu şekilde bir etkisi olabileceğini hiç düşünmemiştir.

İşte son bir kaç gündür  yine kapana sıkışmış gibi hissediyorum.  Amin Maalouf’u, onun gözümün önünde çizdiği dünyayı çok özledim. Yine kendime onun sayfalarını liman yapacağım ve Semerkant’ı okuyacağım. Hem belki de  Semerkant’ı anlatan bir yazı bile yazacağım.

Read Full Post »


Stefan Zweig‘in Clarissa‘sı altını üstünü renkli kalemlerle çizdiğim bir kitap oldu, detaylarını başka yazıda anlatırım. Ama bu kitaptan sonra Adalet Ağaoğlu‘nun Fikrimin İnce Gülü’ne hemen başlamak istedim. Bir kaç sayfasını okumuş olsam da bir ara vermek istedim. Kısa bir nefes alma gibi olmalı diye düşündüm. Artık kitaplarımın tümünü göremediğim kitaplığımın önüne geçince bir kaç git gelden sonra gözüm Simon Beckett‘in Ölümün Kimyası’na takıldı.

 

Bilenler bilir Tess Gerritsen bence gerilim romanının duayenlerinden biridir,hele o tıbbi detaylar. Kendisi benim için özel bir yazardır, hele tıp kariyerini yazarlık için bırakması ona dair ayrı bir detaydır. Beni gerilim yazmaya daha çok heveslendirmesinin yanı sıra, tıbbi alt yapısından dolayı anlatılan detayların kurgu olmaması insanın ağzını sulandırır. Konumuz Tess Gerritsen değil dediğinizi duyar gibi oldum. İşin özü şu ki, kitabın kapağında “Bu yıl okuduğum en iyi gerilim romanı” yazıyordu ve bunu söyleyen Tess Gerritsen’di. Biliyorum, bu tavsiye yazıları her zaman gerçeği yansıtmıyor, çoğu nezaketen yazılmış oluyor. Ama bu sefer ki gerçek çıktı!

Simon Beckett, biz gerilim romanı severler için 3 kitaplık bir seri yazmış ve bu daha ilk kitaptı. Ölümün Kimyası ne yapacağını şaşırmış bir adamın, geçmişinden biraz da kendinden kaçmak için Manham adlı, şehirden uzak bir kasabaya pratisyen hekim olarak yerleşmesiyle başlar. Orada yaşadığı 3 sene sonunda kendini oralı sayan kahramanımız, Dr. David Hunter bunun doğru kasabada ardı ardına işlenen cinayetlerle keşfeder. Doktorumuzun kimsenin bilmediği bir sırrı vardır, o da aslında uzman, aranılan bir antropolog olmasıdır.

Heyecanını kaçırmamak için kendimi tutup; devamını anlatmıyorum, ama katili hep tahmin ederim diyenlerdenseniz, bu sefer biraz yanılacağınızı tahmin ediyorum. En azından ben yanıldım!

Serinin ilk kitabı İthaki Yayınları’ndan Kasım 2010’da yayınlandı. Devam kitapları da yakın yayınlanacağa benziyor.

Bu hafta sonu o yorgunluğum arasında, hafta sonunun yarısını uyuyarak geçirmeme rağmen iki günde kitabı bitirmiş olduğumu söylersem, ne kadar sürükleyici olduğunu da tahin etmiş olursunuz.

Ben o bahsettiğim arayı vermiş oldum, bir nefes aldım. Darısı diğer kronik yorgunların başına.

 

Read Full Post »


Dün akşam İskender Pala’nın bir yazısını okudum ve benim de kendimce 2010 değerlendirmesini yapacağımı söylediğimi hatırladım.

Ve başlıyoruz;

2010’un…

En sevdiğim romanı: Katre-i Matem

En çok tavsiye ettiğim seri; Açlık Oyunları

En sevdiğim yazarı: Murat Menteş

Beni en çok çarpan, sarsan romanı, Tavandaki Kukla, Ingvar Ambjörsen

En çok üstünde çalışmak istediğim ;Norveç Edebiyatı

Tekrar tekrar okumak istediğim romanı; Dövüş Kulübü

En çok merak ettiğim yazarı: Alper Canıgüz

Tanışmayı kıl payı kaçırdığım yazar: Jean Cristophe Grange

Okumak isteyip de ama 2010 bitmeden okuyamadığım, içimde kalanlar;

Semerkant-Amin Maalouf

Madam Arthur Bey Bey ve Hayatındaki Herşey – Mine Söğüt

GizliAjans– Alper Canıgüz

Çok fazla kişisel bir liste oldu, ama iki tane deşik sol parmakla bunları yazabildim şimdilik.

Okumam gereken çok şey var ve büyük bir zevkle okuyacağım hepsini:) İşin en güzel tarafı elinde sıcak bir kahveyle okuyacaklarına gömülmek. Bir süre sonra da hepsini sizinle paylaşacağım.

Read Full Post »

Older Posts »