Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘kendi gündemim’ Category


English: A Publicity shot of Tess Gerritsen

Image via Wikipedia

Tess Gerritsen’le imza gününde tanıştıktan sonra  ilgi alanım edebiyattan farklı konulara kaydı. Yıllardır istediğim o akademik okumalara başladım sanırım ama çok farklı konularda ve anlamlarda. Damla damla bir şeylerin biriktiğini hissediyorum içimde, zamanla etkisi görülecek şeyler ama çoook fazla keyif alıyorum, okuduklarımdan dolayı çok mutluyum. Bu kadar ağır okumanın yanında İskender Pala’nın ŞahSultan’ını da okuyordum, tabii ağır okumaların yanında bu kitap yordu beni biraz. İskender Pala’nın o güzel anlatımında, kelimeler içinde yüzerken kaybolamadım. Kaybolmak istiyordum halbuki… Ben de normalde hiç yapmadığım bir şey yapıp kitaba ara verdim. Daha sonra tekrar başlayacağım. Ama araya tekrar bir şeyler sıkıştıramadan da duramadım. Kitaplıktan hariç , tv ünitemde yakın zamanda okumak istediğim kitapları ayırdığım bir raf vardı. Orada Bıçak sırtı’yla bakıştık, biraz, aldım sırtını okşadım kitabın, kapağını açıp kırmızı karton üzerindeki imzaya bakıp, tekrar yerine koydum. Çünkü evde çok daha öncesinden sırasını bekleyen Gece Nöbeti vardı. Esra, dedim, Bıçak Sırtı’nı (ki bu kelime grubuna bayılırım nedense) okumak istiyorsan önce Gece Nöbeti’ni bitir!:)

Tekrar bir gerilim romanının içine çekiliyorum, okuduğum onca güzel şeye rağmen gerilim okumak beni ekstar mutlu ediyor. Mesele nedir, kim katildir, bu sefer cinayetler hangi yöntemle işleniyor derken, bir bakıyorum ki sayfalar bana haber vermeden akıp gitmiş. Öylesine sürükleyici oluyor. Okumanın güzel taraflarından biri de bu sanırım, zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyorsun ama artık bıraktığında da zamanını dolu dolu harcamanın tatminini de yaşıyorsun..

Karton kapakta basılan kitapları çantada taşıması zor oluyor diye pek sevmiyordum ama bunu okuması ayrı bir keyifli oldu. Çocukluğumda evde bulunan kitaplar gibi… kitaplarla ayrı bir bağ kuruyorum sanırım.

Henüz ilk cinayet bile işlenmemişken benden bir şeyler duyacağınızı sandıysanız yanıldınız!: Bunun için asıl yazıyı beklemeniz gerekmekte:)

Reklamlar

Read Full Post »


İstanbul uzun süredir görmediği bir yağışla başetmeye çalışa dursun, ben her sabah evde servisin gelişini hazır ve nazır  bekliyorum, servis gelemezse eğer işe gidemeyeceğimden dolayı içimde bir ümit… Sonra servis geliyor ve ben lapa lapa yağan karları, birikmiş kar yığınlarını aşarak işime geliyorum. Özellikle yaşadığım bölgede, inanmazsınız ama, ayak bileğimi aşan yerler var.

Güzel tabii kar yağışını evden seyretmek veya eve gideceğin garanti olduktan sonra karların içinde yuvarlanmak, ama aksi durumu düşününce her insan gibi ben de gerim gerim geriliyorum.

Yola çıkmadan önce kat kat giyinmenin yanı sıra azık sorunu olmasın diye tedbirli çıkmayı da düşünmüyor değilim ama çok şükür bugüne kadar aksilikler başıma gelmiş olsa da hiç yolda kalmadım:)

Yalnız iki gündür kar yağdıkça bana bir şeyler oldu; acıkıyorum! Normalden erken saatlerde acıkıyorum, sanırım yağışı seyretmek keyif veriyor ve bu keyifle beraber bir şeyler yiyesim geliyor!:)

Mesela evden çıkamayız diye dün normalde yapmayacağım kadar çok yemek yaptım, evde olursak yeriz diye düşündüm! Ve şimdi de eğer hem eşimi hem beni erken bırakırlarsa, evime gidip mükellef bir sofra hazırlayacağım: erken çıkışımızı böyle ödüllendireceğim! Ah hayaller, hayaller…

Not: Eğer erken çıkabilirsek bu postu hem yemek hem de kar fotoğraflarıyla güncellemeye çalıaşacağım. Ümit fakirin ekmeği ne de olsa!:)

Read Full Post »


Bir resim, gozlerimi her kapattigimda goruyorum sanki. Açtığım gibi o bana bakıyor, gözlerimin içine; benimse onun gözlerine bakmaya mecalim kalmıyor. Fotoğrafın arkasındaki her bir çizgide kayboluyorum ben. Öyle bitmiş ki, öyle tükenmiş ki, öyle umutsuz ki…

Onun umutsuzluğu bana yansıyor, yüzündeki çizgilerin anlamını arıyorum kendimce. Yaşlı insanlar bu yüzden güzeldir ya, her bir ifadenin bir anlamı, her bir ifadenin oluşturduğu çizgi ve yine o çizginin ayrı bir anlamı vardır. Çoğu zaman bunu fark etmeden dalar gideriz o yaşlı insanların fotoğraflarına

Eşyaların ruhu vardır derler, o fotoğraf makinesi kimbilir daha neler gördü, ne çığlıklar duydu. Kullanılan silahları saymıyorum bile… Ya da benim gibi güvendiği daglara kar yaganlari… Yeni çıkan gerçeklerle yüzleşme zamanı. Benim dahi yıllardır gerçek olamaz dediğim şeyleri artık birer bire kabulleneceğiz.

Yıllar once ananemin bir fotoğrafını çekmiştim, artık eskisi gibi göremeyen gözlerini yakalamaya çalışmıştım

Şapka, üstündeki ceket, ceketin çizgileri, fon hepsi benim kendime ait bir parçam aslında, bir kısmını kaybetmisim. Simdi kaybettiklerimi bulma zamanı. Yine güvendiğim daglara kar yağmasın diye.

Read Full Post »


Kasım ayı sahiden kasım kasım kasıldığım bir ay, son bir kaç senemi düşününce hele en zor aylarımın gercekten Kasım aylarına denk geldiğine kanaat ettim. Sanırım senenin sonuna doğru hayatimi tekrar tekrar gözden geçirdiğimden ya da zamanın cildiriciligina sabredemedigimden…

Neyse ki Kasım ayında guzel seyler de oluyor. Tum zorluklarina rağmen hayatımı güzelleştirmeye çalıştım. İki senenin oncesini düşündükce hala hayattaysam bir anlamı olmalı dedim ve uzun süredir aklımdan gecen bir seyi yaptım: kapandım. Karar verme aşaması zor oldu aslında ama iyi ki de olmus. Simdi cok mutluyum. Allah daim etsin insallah.

Bunun haricinde bir de Kasım’da malumunuz TÜYAP kitap fuarı gerçekleşti. Ben size etkinlikleri oncesinden haber verebilen etkin bir blogger değilim maalesef. Genelde o etkinliklere katıldıktan sonra bazı bazı yazılar yazabiliyorum. İyice nadasa bıraktım. İnsallah dönüşüm muhteşem olacak 🙂

Kitap Fuar’ını onceden bildirip hatta yazarlar hakkında yazılarla da katkıda bulunmak isterdim ama yoğunlukların arasında su telefoncagizi sadece ve sadece çalar saat olarak kullandığım dönemler oldugundan yetişemedim. Kasım ayının en guzel tarafı ise kitap fuarına uzun zamandır severek okuduğum Tess Gerritsen’in katılacak olmasıydı. Hem de İskender Pala ile aynı günde! Hemen planlar yapıldı. Açıkcası ben hayatımda hic imza gunüne gitmemiştim ve gitmeyi de düşünmüyordum. Bir yazar hakkında hayal kırıklığına uğramak hoş olmayabilir. Ama Tess Gerritsen ve İskender Pala var isin icinde diyerek kolları sivadim.

Fuara vardığımızda ummadığım bir kalabalıkla karşılaştım. Evi fuara yakın biri olarak zaten metrobüs çalısmasının bitmeyen trafik çilesinin ustune fuar trafiğinin de eklendiğinin farkındaydim ama hic böylesine bir kalabalıkla karşılaşacağımı düşünmemiştim. Ortalık kitap okuru kayniyordu! İnsanların arasından sıyrılabildigimiz kadar hızlı bir sekilde Marti yayinevinin yolunu tuttuk ve son kitabı olan Bıçak Sırtı’ni alir almaz imza salonuna geçip coktan oluşmuş olan kuyruğun bir yerine kendimizi attık. Yerimizi alir almaz da kuyruğun ortasında buluverdik kendimizi. İnsanlar o kadar hızlı toplanıyorlardi!

Sonunda Tess Gerritsen geldi ve inanılmaz güleryüzlu, sempatik ve bizi gördüğüne şaşkındi. Kuyrukta o kadar saat beklediğimize değecek diye düşündüm onu gördüğümde. Biz daha onun fotograflarını çekemeden o bizim fotografımızı çekti. Bu kadar kalabalık olmamızı beklemiyormuş anlasilan:))

Sıra bize yaklaştıkça kendisinin aynı zamanda cok nazik olduğunu da ogrenmis olduk. Her okura ayrı ayrı teşekkür etti, hepsiyle fotograf çektirmek icin ayağa kalktı; zerre kibir yoktu. Ne yalan söyleyeyim sıra bize geldiginde heyecanlandigimi fark ettim:) Kitabımı imzalarken yazdıklarından dolayı kendisini cok takdir ettigimi soyledim. Ne de olsa gerilimi okuması kolay ama yazması zordur! O da bize teşekkür etti bu kadar uzun süre beklediğimiz icin. Hic boyle geçmesini beklemiyordum. Artık daha cok sevdiğim, kanlı canlı bir yazar var karşımda kendisini düşününce. Biraz dinlenir dinlenmez İskender Pala’yi aramaya koyulduk ama kalabalığın icinde hareket etmek pek bir zordu. Ayrıca kitap ilgisinden daha cok tüketim çılgınlığının fuara yansımasını gordum diyebilirim. İnsanlar telefonda kac kisiyi gördüklerini sayıyorlardı… Bunun senin su anda yaptığından pek bir farkı yok diyeceksiniz belki ama oyle degil iste fuarda gercekten bir sürü yazar vardi ve ben size gördüklerimin listesini çıkarmadım, sadece ilgimi çeken yazarlarla olan maceralarımdan bahsediyorum:)

İskender Pala’yi ziyaret ise cok meşakkatli oldu. İmza salonunu bulamayınca standına gidelim oradan ogreniriz dedik ama Kapı yayınlarının standına yaklaşmak ne mümkün! Oyle bir kalabalık var ki imza gunu orada yapılacak sandik. Önümüzdeki kizlar da bulamamışlar bizim gibi onlar sorarken öğrendik, kizlar peki İskender bey geldi mı diye sordular oradaki görevli, geldi hatta tam arkanızda dediğinde onlar daha donemeden ben dondum ve selamlastik ama benim söyleyeceğim cok şey vardi! Ama yaninda bir suru de insan vardi ve ben hic bir sey söyleyemedim! Hem bu kalabalıkta vaktini almak istemedim hem de oyle ayak üstü degildi konuşacaklarım:) Yapamadım iste. Üstelik hafta ici düşündüklerimin bir kısmını kendisine mail olarak göndermiş olsam da kendisinden beni edebi olarak egitmesini alalede bir sekilde
söylemek hic hoş olmayacaktı. Kısmet değilmiş dedim ve imza salonuna geçtik geçmemizle kendimizi kaybetmemiz bir oldu diyebilirim cunku bası sonu olmayan bir kuyrukla karşılaştık. İskender Pala’ya ve kendimize daha fazla eziyet etmemek adına o kuyruğa girmedik ama sonradan öğrendim ki zaten cok yorucu olmus o kadar kitabı imzalamak.

Eve döndüğümüzde Bıçak Sırtı’ ni elime aldığımda mutluluk duydum. Cok guzel bir hatıra oldu ayrıca başka sevdiğim yazarlarin da imza gunüne katılacağım bundan sonra. Hafta ici de Tess Gerritsen’in kendi blogunda bizden bahsetmiş olduğunu gordum hatta çektiği fotografın bir yerlerinde ben de varım, okudukça mutlu oldugum bir yazı yazmış.

20111126-105014.jpg

Bu aynı zamanda yayınlayacağım tek kapalı fotografım sanırım.

Aşağıda da Tess Gerritsen kitap imzalarken.

20111126-105044.jpg

Kitap fuarı gercekten gençlerle kaynıyor . Esim trafiği görünce Türkiye’de gercekten bu kadar kitap okuru var mı demişti. Evet, evet var:) Artık eskisi gibi degil.

Yalnız ilk defa bir fuardan elimde poşetlere donmedim. Cok az kitap aldim. Evde hala okuyamadığım kitapları hatırladıkta evdekileri bitirmeden yenilerini almanın uygun olmayacağını düşündüm. Size hepsinden bahsedemesem de okuyorum ya okudukça mutlu oluyorum ya o bana yeter:)

Read Full Post »


Tess gerritsen’i ne kadar severek okuduğumu, yazdıklarını ve yazmak icin feda ettiklerini ne kadar takdir ettigimi de azıcık blogumu kurcalayacan bilir. Arkadaslarıma kitap önerirken bile tip kariyerini yarıda bırakmasından başlayıp konuyu oyle kitaplarına getiriyorum. Tamam, kabul; kitaplar konusunda bazen sıkıcı olabiliyorum ama ne yapabilirim kitaplardan bahsederken yüzüm gülüyor. 🙂 İnsan her zaman sevdiği seyleri yapmalı, ben de ucundan kıyısından da olsa sevdiğim seyi bu blogum amacıyla yapıyorum… Haa bir de fotograflarım var.

Neredeyse her romanını okumaya çalıştığım bir yazarın son romanlarından birini kitapçılarda görünce büyük bir iştahla saldırdım ve Ekim basında bitirme fırsatını buldum. Okumak ve onların hakkında yazmak benim icin cok büyük bir keyif olsa da hemen yazamıyorum ya da taslaklarda bekleyen diger yazılarımın üstünde çalışıyorum.

Tip kariyeri Tess Gerritsen’e cok şey kazandırmıştır eminim ama benim gibi detay mantıklarına okurken cok büyük keyif aldirdigini düşünüyorum. Bence o polisiye gerilim türünün en iyi yazarlarından. Belki saf edebiyat severler kendisini o kadar da sevmeyecekler ama bence icinde anlatım bozuklukları bulunan bir sürü kitap yazmış bir cok yazarın yazdıklariyla karşılaştırıldığında eger acımasız yorumları varsa o kadar da acımasız olamacaklar bence.

House MD seyretmeye başladığımdan beri de tıbbi konularla ilgili olan her seyi daha cok seviyorum. Zaman zaman bu kendi kendime teşhis koymama sebep olabilse de 🙂
Ancak bu kitapla birlikte arkeolojiye olan ilgim bir tık arttı.

Bu sefer ki katilimiz gecmisten gunumuze firlamis gibi: kurbanlarini mumyalayarak dedektifimizin karsisina cikariyor ama aslinda karsisina cikmak istedigi kisi başka. Amacına tam olarak ulaşamasa da sonunda istediğini yapiyor. Sonunda ise tum bu olayların yaşanmasında parmağı olan kisiyi dedektif Rizzoli tabii ki yakalıyor. Kitapta olan olaylardan bahsetmek istemiyorum ama bu kadarla cok bile bilgi verdim. Dua edin katilin usak olmadıgını söylemedim!

Bence gerilim zor bir tür. Ne kadar küçümsesek bile yazması hic de o kadar kolay degil. Ardında olan emegi göz ardı etmemek lazım. O yuzden bir gun ortaya bir kitap çıkarabildigimde bunun ne üzerine olacagini tahmin etmekte zorlansam bile gerilim yazmak isterdim. Hatta bir kac gerilim öykümü Gani Mujde’ye gönderdiğimde oldukça beğenmişti: cevap olarak yazdığı maili hala saklarım ve aklima geldikçe kendime gururlanmama sebep olur.

20111015-234639.jpg

Read Full Post »


Bu seneki tatilimde hayatımda girmediğim kadar cok deniz ve havuza girdim, deniz kokusu aldım. İstanbulda yaşayıp denize cok yakın olmama rağmen maalesef gercek hayatın kosturmacasinda etrafıma pek bakamıyorum bile, bir cogumuz gibi.

Ama iste bu sene balayı tatiliyle baslayan yaz hep sulak yerlerde gecti cok şükür. Denizi seviyorken insanın bir yandan da su fobisi olması kotu bir şey. Askların en güzeli uzaktan sevmek gibi bir hal 🙂 Yavaş yavaş su fobimi atlatırken daha cok deniz tutkunu oldum. Mümkünse her aksam sahile inebileyim istiyorum. Ki belirtmekte fayda var deniz suyunda daha yogun bulunan magnezyum ve iyotun insan pskilojsinde olumlu etkisi var. O yuzden bu yaz ekstra mutlu oldum diyebilirim 🙂 Pozitifligimin kis boyunca devam etmesini diliyorum. Neyse konumuz bu degil. Tatil cok erken olunca her tatile gidenle beraber bir daha bir daha tatile gitmek istiyorsunuz. Ama bir kere tatile gitmiş olduğunuz icin isleri ha diyip bırakamıyor soylee uzun tatillere yollanamiyorsunuz. Biz de arada bir kac kere yakın yerlere kaçmaya teşebbüs ettik ancak bir türlü kısmet olmadı en sonunda Bayram tatilinin sonunda iki günlüğüne sırf denize girmek icin Erikli’ye gidelim dedik. Bazen ben de harekete geçme zorlugu oluyor ; bir seyi onceden planlamamissam, hazırlık yapmamamissam gitmek istemiyorum. Sanırım spontane planlara kapalıyım biraz. Bu sefer plan yapmadık ve ben gideceğimiz gunun sabahına dek bir parça bir şey hazırlamadım. İki küçük çantayı hazırlamanın tabii ki bir zorlugu yok ama kendime onceden her seyi detaylı detaylı düşünmeden de bir seyleri yapabileceğimi ispat etmis oldum:) Benim icin gezmenin en guzel tarafı fotograf çekmek olduğu icin en önemli aksesurlarim olan fotograf makinemi ve telefonumu yanımdan hiiic ayırmadım. Veee cok cok keyif aldığım bir sürü fotograf çektim. Bu yazıyı yazmanın diğer bir guzel tarafı da kendi çektiğim fotoları doya doya sizinle paylaşabilecek olmam:)

En cok yollarda fotograf çektim desem yeridir:)

Özellikle yol boyunca bir suru fotograf çektim. Hele ki o ay çiçek tarlaları yok mu! Bayıldım!

20110909-192314.jpg

Memleketimin her yeri ayrı guzel diye düşündüm.

Erikli’ye tahmin ettigimiz saatlerde varmıştık, hava cok güneşli değildi ama denize girmek icin yanıp tutusuyorduk. Kumsalın tahmin ettiğimizden kalabalıktı fakat buna rağmen yuzerken cok eğlendik. Hareketsizlige alışmış bünye cabuk yoruldu tabi, cabuk çıktık denizden. Tam kurulanip gunes keyfi yaparız ve de bir yandan da kitaplarımızı okuruz demiştik ki bulutlar uzakta gözüktü, şimşekler çaktı , gök gürültüleri başladı. Her ne kadar ben keyfimi bozmak istemediğimden yerimden kalkmaya teşebbüs etmesem de bir süre sonra hızla yaklaşan bulutlar bizi üzülerek yerimizden kalkmaya teşebbüs ettik ki, öyle ki üstümüzü değiştirmeye fırsat kalmadan sağanak başladı; kendimizi arabaya zor attık.

Yağmuru seven bünye deniz keyfinin bozulduğunu düşünse de durumu çabuk toparladı, kısmet bu kadarmış dedik. Bir yandan da içten içe yağmurun çabuk duracağını , boşuna toparlandığımızı düşünüyordum. Yağmur durunca etrafı gezeriz diye niyetlendik, ama biz tekrar yollandığımızda yağmur durmuştu bile. Daha önce yağmur yağarken hiç denize girmemiştim, bir bunu bir de sabahın ilk ışıklarıyla denize girmeyi çok istiyorum. Başka sefere artık.

Ama havanın o şekilde kapanması bize daha farklı bir tail imkanı sundu, Erikli de yakınlarımıza uğrayalım derken, ısrarlar üzerine konaklamak durumunda kaldık. Erikli’nin akşamına da şahit olduk.

Akşamüstü çıktığımız çarşıdan kendim birkac cici aldım, bir yerden bir hatıra eşya alınca o objeye baktığımda hatıralarıma biraz daha tutunuyorum sanki. Geçmişte yaşamak kötüdür ama hatıralar güzeldir:)

Erikli’den sadece bunları almadım tabii; mis kokulu çekirdekli bahçe domatesi ile biraz sivri biber aldım. İki kişiyiz diye her şeyden az az alma alışkanlığına sahip olmuşum, ama şimdi kafamı duvarlara vuruyorum; keşke daha çok alsaymışım. Sanki hayatımda daha önce hiç domates yememişim. O günden beri evde olduğum her gün kahvaltımda biber közledim, yok böyle lezzetli bir şey! Çarşıda her şey ama her şey doğal ve acayip lezzetli! İnsanın sırf alışveriş yapmak için gidesi geliyor.

Aslında yazarken korkuyorum, bir daha gittiğimde Erikli’yi yine aynı şekilde bulamamaktan. Çünkü orası ne bir sahil kasabası ne de bir tatil kasabası. Arada derede, hem hareketli, hem sakin bir yer.

Sözü fazla uzatmadan Erikli bence çok güzel bir yerdi, tekrar tekrar gitmek istiyorum, orada çektirdiğim her fotoğrafa da hala büyük özlemle bakıyorum, hele sonbahar bu kadar yakınlaşmışken.

 

Not: Bu yazıyı hazırlarken çok çok sevdiğim yengemin vefatını öğrendim. O yüzden ne yazıyı düzenlemek geliyor içinden, ne yeni bir şeyler yazmak. İçimden bir şeyler koptu gitti sanki…

Read Full Post »


Kısa kısa neler okuduğumdan bahsetmek istiyorum. Daha sonra mümkün oldukça daha uzun, detaylı yazılar yazmak ister deli gonul.

Balayı tatilinde ne olursa olsun muhteşemdir yorumlarını duymuşsunuzdur elbet. Gercekten oyle! Su an oldukça kısa gelen balayı tatilimde yanıma Jane Austeen yerine Mehmet Anıl’ın Forbes Cinayetleri’ni aldığım icin ilk basta azıcık pişman olsam da sonrasında turk edebiyatından gerilim okumak hoş oldu dogrusu. Tabii balayinin rehavetiyle bu kitabi bitirmem oldukça zaman aldı. Deli gibi bir kosturmacanin ardından gercekten tatil yapıyormuş gibi hissettim kendimi. Forbes cinayetleri cok uzun zamandır okumak icin beklediğim bir kitapti. Ancak tam olarak aradığımı bulamadım. Yine de Turk edebiyatında çeşit gormek acısından cok guzeldi.

Bir sonraki kitabım ise AFE kitap kulubü icin okuduğumuz Gabriel Garcia Marquez‘in Kirmizi Pazartesi’ni oldu. Açıkcası benim gibi kendini eğitmek isteyenlerin yapması gereken şey mümkün olduğunca cok yazarın mümkün olduğunca cok eserini okumak. Ama okumak yetmez:)! Yazacaksın da… İste Marquez’in eseri bir yol gösterici benim icin. Kirmizi Pazartesi’nde ölmesi beklenen bir adamın nasil olduğu anlatılıyor. İnsanı detaylarla sıkmadan, yormadan, olağanüstü bir anlatım diliyle…

Sonrasında içimdeki çağrıya karsı koyamayacagimi anlatan bir kitap karşıma çıktım. Bir kitap okudum hayatın değişti demiyorum zaten kuvvetli ihtimal benim anladığımı başka kimse anlamamistir. Bu kitabı tam olarak begenip beğendiğimi söyleyemem ama serinin devamını okumak istediğim gercek. Işık tası serisinin ilk kitabı Suskun Nefer…kitabın kahramanlarından biri, Cesur Paneb zanaatkarlar loncasina girmek ister ama bu ne bir heves ne de bir özenditir. Bu istegi kimse anlamaz, loncanin üyeleri bile… Kulağa biraz komik de gelse yazma istegimi buna benzetiyorum; kimse anlamıyor ama ben karsı koyamiyorum.

20110902-225057.jpg

Daha sonra ise uzun zamandır elimde okuyacağım diye tuttuğum ama bir türlü baslayamadigim Semerkant’a başladım. Eskiden daha asosyal bir insan oldugum icin bir kitaba başladım mı tak diye bitirirdim. Simdi gezmekten eskisi kadar vakit bulamıyorum. Ayrıca bir arkadaşımın dediği gibi cok fazla seyredilecek film, cok fazla gezilecek yer var. Başlamak bitirmenin yarisidir derler ama bu sefer oyle olmadı. Âmin Maalouf cok değerli bir yazar. Hele benim icin daha da değerli bir yazar. Semerkant ise Ömer Hayyam’in dunyasından başlayıp Titanik’de son bulan bir hikaye; bittiğinde elinizde kitapla kalabilirsiniz.

Bayram tatilini fırsat bilip külde kitaplarımdan birine başlayayım dedim. Bu kitap ise serisine bile bile ara verdigim Millenium serisinin 3. kitabı Arı Kovanına Comak Sokan Kız. Stieg Larsson yasasaydı bu başarısı hakkında ne dusunurdu bilmiyorum ama ben her seride hatta her bölümde içimden ne olur ben de boyle seyler yazabileyim diyorum. Lafı cok uzatmadan kitabımın basına donsem iyi olacak:)

20110905-223952.jpg

Read Full Post »

Older Posts »