Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘geçmiş gün olur ki’ Category


Dün akşam İskender Pala’nın bir yazısını okudum ve benim de kendimce 2010 değerlendirmesini yapacağımı söylediğimi hatırladım.

Ve başlıyoruz;

2010’un…

En sevdiğim romanı: Katre-i Matem

En çok tavsiye ettiğim seri; Açlık Oyunları

En sevdiğim yazarı: Murat Menteş

Beni en çok çarpan, sarsan romanı, Tavandaki Kukla, Ingvar Ambjörsen

En çok üstünde çalışmak istediğim ;Norveç Edebiyatı

Tekrar tekrar okumak istediğim romanı; Dövüş Kulübü

En çok merak ettiğim yazarı: Alper Canıgüz

Tanışmayı kıl payı kaçırdığım yazar: Jean Cristophe Grange

Okumak isteyip de ama 2010 bitmeden okuyamadığım, içimde kalanlar;

Semerkant-Amin Maalouf

Madam Arthur Bey Bey ve Hayatındaki Herşey – Mine Söğüt

GizliAjans– Alper Canıgüz

Çok fazla kişisel bir liste oldu, ama iki tane deşik sol parmakla bunları yazabildim şimdilik.

Okumam gereken çok şey var ve büyük bir zevkle okuyacağım hepsini:) İşin en güzel tarafı elinde sıcak bir kahveyle okuyacaklarına gömülmek. Bir süre sonra da hepsini sizinle paylaşacağım.

Reklamlar

Read Full Post »


 

Önceki yazımda Hayat Ağacı’nın adını zikrettim, ne güzel bir diziydi diye. Ergen aklımla çok beğeniyordum, şimdi seyretsem eski günlerde aldığım tadı alabilir miyim bilmiyorum. Ama aklımda çok net kalan sahneler var ki hatırladıkça yüzüm güler, hiç bir karakteri hatırlamasam da bir bölümde dağ evinde mahsur kalındığını hatırlıyorum. O zamanlardan beri karı, soğuğu, kışı, dağ evini seven ben, o bölümden daha sonra çok sevmiştim. Hala da çok severim, hele o dağ evleri yok mu? Hala hayalimdir, tatlı bir hayal tabii…

Çocukluk hatıraları, nostalji, güzel günler… Bu üç sözük öbeği ne kadar güzel… Mesela eski evimizin arka bahçesinde yaptıklarım aklıma gelince, ister istemez mutlu oluyorum. Yaptığımız çamur topları, onları kullanma şeklimiz, kuç uçmaz, kervan geçmez bir arka bahçede evdeki eski dergileri, yaptığımız boncuklu takıları satmak için tezgah açmamız, gecenin bir vaktine kadar o bahçede oturmalarımız, bazen bugünlerin temelini oluşturduğuna inandığım o korkunç hikayeleri arkadaşlarıma ay ışığı eşliğinde anlatmam… Hepsi o kadar güzel ki.

Zor zamanlar hiç olmadı mı, çocukken olmuştur elbet ama ya kimse bana yansıtmamıştır ya da bazen diyorum ki bizim hatırladığımız şeyler her zaman her şeyin en güzeli, zihnimiz bunları seçmeye odaklanmış. Büyük bir toz bulutu ardından görüyoruz, çok net hatırlıyorum dediğimiz hatıralarımızı bile. Var mı başka açıklaması olan?

NTV Bilim’in Aralık sayısında (ister istemez insan Aralık ayını seviyor değil mi? Ah o yılbaşı süsleri, yeni bir yıla girmenin heyecanı!)  Michael Mosley’e ait bir makalenin çevirisi bulunmakta. Oldukça ilgimi çekti.

Kısaca özetlemek gerekirse iki grup olarak alınan 76- 88 yaşları arasında rastgele seçilmiş olan insanları 20 yıl öncesine götürecek koşulların olduğu bir evde misafir ederler. Tüm detaylar geçmişi yansıtır, bir grup sadece geçmişe ait konuları konuşabiliyorken, diğer grup ise istedikleri gibi davranabiliyor. Deney sonunda geçmişten bahseden, geçmişe ait konuları konuşmak zorunda olan grubun görünüşlerinde  değişimler gözlenmiş, 20 yıl öncesine dönmüş gibilermiş! Diğer grupta ise bu şekilde belirgin bir değişiklik yokmuş. Üstelik deneklerin böyle bir deney tabi tutulduklarından haberi yokmuş. Deneklerin arasındaki farkı gözleyenle başka bir grup insanın da.

Başka bir deneyde ise Londra Üniversite’nden sosyal psikolog Daniel Richordson yardımıyla başka bir deney yapmışlar. İki genç grup bir öğrenme testine tabi tutulmuş, karışık kelimelerin verildiği kartlarla anlamlı bir cümle kurmaları beklenmiş.  Gruplardan biri unutmak ,inatçı gibi yaşlıları, diğeri ise masum, hırslı ya da çekici gibi gençleri anımasatacak sözcükler üzerinden çalıştırılmışlar. Elbette deneklerin bu durumdan haberi yok. Deneyleri tamamlanan öğrencilerin bekleme odasına geçmeleri için uzun bir korirdordan geçmeleri gerekiyormuş ve bu koridorun girişine lazer kontrollü bir zamanlayıcı yerleştirilmiş, tabi bundan yine deneklerin haberi yok. Deney sonucunda yaşlıları anımsatan sözcükleri çalışan çocukların ağır ağır- yaşlı gibi- yürüdüğü, davrandığı gözlenmiş. Hatta deneklerden biri hemen oturduğu yerden kalkamamış! Gençleri hatırlatacak kelimeler üzerinde çalışanların ise deneyin ardından koridoru hızlı adımlarla geçtiği gözlenmiş.

Daha anlatılacak çok şey var aslında, ama dergiyi almanıza engel olacak değilim, merak edenleri şöyle bayilere doğru alalım.

Deneyler gösteriyor ki zihinin genç ya da yaşlı olsak dahi görünüşümüzde, davranışlarımızda etkisi var, tabii ki bu bize verilen nefesin sayısını değiştiremeyecek! Ancak yaşlanmak istemiyorsanız, yaşlandığınızı düşünüyorsanız, gençliğinize, çocukluğunuza dönün, o günleri hatırlayın. Değişimi gözlemleyin…Ne olursa olsun, en zor zamanları çocuklukta yaşamış olsa bile yine de en güzel günler insana geçmişteki çocukluktaki günleri gibi gelir.

Biliyorum bunları, biraz masal gibi anlattım; ama inan sevgili okur bunların hepsini sizin için yaptım, okurken kendinizi genç hissedin hatta çocukluğunuzdaki gibi hissedin diye! Çünkü ben Hayat Ağacı’yla onu yaptım. Çocukluğuma döndüm, küçük oturma odamızda tüplü televiyonumzda okuldan gelir gelmez annemle dertleştikten hemen sonra o diziyi kardeşimle beraber seyrettiğim günlere ve daha birçok hatıraya döndüm. Beni biraz daha gençleşmiş görürseniz bundandır.

Read Full Post »


Gök delindi. İsyan ediyor, ağlıyor, yakarıyor, yalvarıyor. Yanınıza yaklaşıp ayaklarınıza kapanan kadınlar gibi, yaşlı kadınların ağıt yakması gibi, bir derdi var, anlatacak. belli…

Onu, yağmuru dinliyorum bir yandan da arkadan güzel bir müzik çalıyor. Arka tarafta oturmuşum, kitabımı okuyorum bir yandan “Leyleklerin Uçuşu”…

Jean Cristophe Grange, tanışmayı kıl payıyla kaçırdığıma inandığım  yazarlardan biri, evimin dibinde olan Tüyap’a onun geldiği gün gidemeyişim gibi oldukça acıklı bir hikayesi var. Hoş, tanışsam ne diyecektim, onu da bilemiyorum. Ama evde bir sürü kitabı var, hiç değilse birini imzalatabilirdim. Kısmet işte, olmadı.

Leyleklerin Uçuşu’nun da ayrı bir acıklı hikayesi var; evimizin yakınlarındaki ufak bir kitapçıdan almıştım. Zaman zaman kitaplarımı internetten alsam bile bazı kitaplarımı bu ufak kitapçıdan almayı tercih ediyorum, kendimce destek olduğuma inanıyorum. İşte bu kitapçıdan bir heves almışım, hemen başlamışım. Normalde sabahın köründe gözlerini açamadığından hangi servise bineceğini ayırdemeyen ben, serviste okumaya karar vermişim. Henüz sonbahar. Hava cırık bulutlu, ama yağmur bekleniyor.

Sabah çantam(kardeşimin şık ve büyük çantalarından birini almışım, içinde sevgili kitabım.

Ama işte gök delindi o gün, yağmur yağ, yağ, yağ. Çok yağıyor ama güzel de yağıyor… Binbir zahmet bindim servise, düşünceli bir arkadaş sayesinde de ıslanmamışım. Değmeyin keyfime, kuruldum servise, taktım kulaklıkları kulağıma, açtım kitabı okuyorum. Dalmışım sayfalara; yağmurun sesi ninni gibi geliyor.

Sonra GÜM!

İşte bu güm sesiyle kendime geldim, bir baktım suların içindeyiz. Servisimiz yağmurun oluşturduğu gölcüklerden birine saplanmış. Pardon yağmur kardeş, gömüldüğümüz su yağmur değil bizzatihi lağım suyuydu! Sudan çıktım,çıktık, çıkardılar. Pislik içindeyiz. Kitap,çanta, telefon hepsi lağım suğuyla yıkanmış! Önce hastaneye sonra da eve yollandık. Sevgili anneciğim beni o halde görünce sarılmasına rağmen, kapının önünde döktürdü her şeyimi. Kitap, çanta ve bir adet sevdiğim cüzdan çöpü boyladı. Telefonu da kurtardık dezenfekte işlemlerinden sonra. İşte ben o kitabı bir daha alamadım yaklaşık bir sene boyunca, kaldığım yerden sonrasını da merak edip kıvranmama rağmen. Aldıktan sonra da taa en başından başladım. İşte Leyleklerin Uçuşu’nun böyle hüzünlü bir hikayesi vardır bende.

Bırak bu hüzünlü hikayeleri; bize senin başına ne geldi onu anlat derseniz, benim hüzünlü hikayem de başka bir yazıya…

Read Full Post »


Bazen bilmiyoruz aldığımız nefesin değerini, içtiğimiz bir yudum suyun kıymetini…Evet, biliyorum çok klişe. Hatta ilerleyen satırlarda karamsar mı umut dolu mu neyin nesi olduğu belli olmayan birinin cümlelerini okuyacaksınız. Devamını okumakta kararlıysanız, siz bilirsiniz…

Hayat bir muhasebe demişti geçenlerde sevdiğim biri, her anımızın tam da o anda hesabını verecekmişiz gibi yaşamamız gerektiğini öğütlerken. Benim de hayatım muhasebeyle geçiyor hep, özellikle senenin bu dönemlerinde yani tam da defterler kapanacakken…

Geçen seneki hallerimle kendimi karşılaştırır dururum, ne kadar yol aldım, neler yaptım, neler yapmalıyım, bunların değerlendirmesini yaparım(Evet, biliyorum; biraz sıkıcıyım. Kimse şakağınıza silah dayamadı okumanız için di mi?)

Geçen sene bu zamanlar hayatım o kadar karıştı ki anlatmakta zorlanıyorum, sanki konuşamayacakmışım devam edemeyecekmişim gibi boğazıma bir yumru oturuyor. Hayatım karıştı diyorum da o zamanlar, ama karışıklık doğru tanım değil, tam bir fırtına…Ne yalan söyleyeyim o fırtınanın ardındaki dingin sakin denizi de gördüğüm için zaman zaman o döneme özlem duyduğum da oluyor.

Geçen sene bugünlerde sağlığım kötüydü, domuz gribiydim zatürre olmuştum, karnımda kocaman bir kist vardı, ameliyat kesindi ama yetmedi kansersin dediler,riskli bölgede dediler on iki parmak bağırsağına sıçradığı ihtimaliyle ameliyatı kabul etmeyeceklerini düşündürdüler, rahmini alacağız dediler, yumurtalığını alacağız dediler, ameliyat ne kadar sürer Allah bilir dediler.

Hepsini duydum, duyduk. Ne olacağını bilmeden uykudaymış gibi geçirdiğim günler… Kimseye sesimi duyurmadan geçirmeye çalıştığım günler… Bazı insanlar sessiz bilir beni bazıları içimdeki canavarı görürler. İçimdeki canavarı öldürdüm işte, çünkü o canavar ne yapacağını hiç bilemiyordu, çırpınıyordu. İnsan bazen ailesi için her türlü fedakarlığı göz önüne alıyor ya ben de o dönem sessiz kalabilme ve güçlü olabilme fedakarlığını yapmaya çalıştım.

Ameliyattan çıktığım ilk anı hatırlıyorum mesela komikti, narkozdan dilim dönmeyen artık doktor mu hasta bakıcı mı bilemediğim birine normalde de uykumun ağır olduğunu anlatmaya çalışıyordum, yaşıyorum diyebilmek için. Ağrıdan nefes almanın zorlaştığı, yataktan yanımda kimse olamadığım anlarda ya da çorabımı tek başıma giyemediğim zamanlarda o güne kadar hayatımdaki en ufak eylemleri kimsenin desteği olmadan yapabildiğim için hiç şükretmediğimi fark etmiştim.

Neredeyse iki gün boyunca serumla beslendikten sonra içtiğim, boğazımdan akan o ilk su damlası bana hiç bir şeyin kıymetini bilmediğimi ve kaybetmeden değerini bilmeden öğrenemeyeceğimi hatırlattı. Önce kaybedip sonra yeniden bulmuştum.

Fırtına devam ederken ben eğer yaşarsam, Allah bana ömür nasip ederse neler yapacağımı düşündüm. Yaşadığım hayatı istemediğimin farkındaydım ama o hayatın beni ne kadar ezdiğini , yok ettiğini hiç fark edememişim. Sular durulduğunda kendime yeni bir harita çizmiştim. Bazı şeyler çok değişti, beni en çok rahatsız eden şeyi çıkardım hayatımdan, birçok gemiyi yaktım. Bir tanesi daha var ama onun için biraz daha sabretmeliyim…

Şimdi de yine aynı yolda ilerliyorum. Çizdiğim yollarda güller henüz görünmedi, sadece dikenler var ama ben gül kokularını hissedebiliyorum. Yakında…İlk gülü gördüm uzaktan; gerçekten iyileşmeye, ruhumu tamir etmeyi başardığım dönemde sevdiğim karşıma çıktı, onu tanıdım…

O yüzden sevgili okuyucu bu aralar defterleri kapama sürecinden dolayı hem biraz duygsal hem de biraz nostaljik günler yaşıyorum. Gözümden bir damla yaş akmadan bu yazıyı bitirebildiğim için de mutluyum. (Tabii bu gözümün hiç dolmadığı anlamına da gelmiyor)

İşte demem o ki ey okur, ( gelinim sana söylüyorum kızım sen anla!) içtiğimiz su, aldığımız nefes aslında tahmin ettiğimizden de kıymetli. Değerini bilelim. Hayat çok zor olabilir ama zor zamanları hatırlayıp dirayetli olmak gerek… Acı yok rocky, yaşamaya devam

Bu yazı da, bana çaktırmadan, anneme, tüm sıkıntılarına rağmen, geçen sene bu zamanlar dünyam kararmıştı şimdi ne kadar mutluyum diyen babam için olsun. (Demek ki bende ki bu fil hafıza ve nostaljik moda geçiş hızı genetik)

 

Read Full Post »


Kitaplıkta bir kitap var; Ayakları Sıcak Tutalım. Yazarı Belda Öztürk ama tam olarak emin değilim, aklımda öyle kalmış olabilir. Yıllardır orada. Sanırım bir indirim falan yapmışlar, ben de Türk Edebiyatı kazansın, yeni yazarlar da kazansın diyerek almışım. Kitabı bir kere okumayı denedim, okuyamadım. Yarım kaldı, bir gün okuyacağım. Böyle diyerek kötü olduğunu iddia etmiyorum. Okumadığım için de iyi ya da kötü bir yorum yapmadım, henüz. Konusunu da hatırlayamıyorum, belki de konu kısmına kadar bile gelmedim. Başlığı ilgimi çekiyor yalnız, arada sırada aklıma geliyor, başlığa bir anlam vermeye çalışıyorum. Neden ki ayakları sıcak tutalım. Neden ayaklar, neden sıcak.

Kar yağacağı söylentileriyle dolu bir mart gününde, güneşin yakacağını düşündüğüm ama aksine soğuğun yüzümü yaktığı, canımı acıttığı bir günde insanın tüm açıkta kalan yerlerini kapatası geliyor. Ama soğukta güzel, insanın böyle canını acıtırken bir yandan da tüm gerçeklerle yüzleş diyor sanki. Ben de öyle yapıyorum, yüzleşiyorum. Acıyor ama olsun. Yeterince deşersem ve sonra iyileşmesi için bırakırsam bir gün tamamen iyileşecek gibi, emin değilim.

\

Ne ise efendim, konuya geri dönelim işte böyle soğuk bir günde anladım ayakları sıcak tutalım demenin ne demek olduğunu. Ayaklarımın üşümesiyle beraber karnımdaki yaranın ince ince sızlamasıyla anladım. Ayaklar çok önemlidir der herkes, hep dediler, ayaklarını sıcak tut. Ayaklarımı sıcak tuttukça canım acımadı ama bilinçli olarak da yapmadım bunu. Ta ki bugün ayaklarımda lastik spor ayakkabılarımla karnımdaki yaranın ince sızısıyla (ince değil, çok acıyor aslında) baş başa kalıncaya kadar, anladım ki ayakları sahiden sıcak tutmalı. Yaralar soğukta kendini hissettiriyor, biz onların iyileşmiş olduğu yanılsamasında olsak bile, acıyı sana yaşattırarak tekrar, unutturmuyor kendini, sen geçti san ama ben hala buralarda bir yerdeyim diyor. Aslında hiç peşini bırakmıyor.

Belki de kitapta bunu anlatıyordur, yaraları ve sıcak tutulması gereken ayakları, sıcak tutulması gereken ayaklara sahip, yaralı yürekleri.

İşte tam bu noktada Kaan Sezyum aklıma geldi, aslında aklımdan hiç çıkmadığını fark ettim. Kaan Sezyum, yalnızlık sıcak değil, der biricik eşini kaybettikten sonra yazdığı hayat ve anlamı yazısında. Yalnızlık soğuk, hem de çok. Ben de acıtma canımı derim kendisine, kendini sıcak tutmaya çalış, ben de öyle yapıyorum, çalışıyorum. Tüylerim diken diken oldu yine- ah Kaan Sezyum, o kadar güzel anlatmak zorunda mıydın, çok sevilen birini kaybetmenin ne demek olduğunu – bu sefer soğuktan değil.

 

Read Full Post »


2009 benim için olaylı bir yıl oldu, öyle ki sürekli geriye dönüşler yaşadım, sürekli olan olayları tarttım kafamda… Nasıl oluyor da bir yıl ta en başından sürekli muhasebesini yaptırıyor?…

2008’in son günlerinde bir anlık bir heyecanla bir yarışmaya başvuru formu doldururken ailemle birlikte kahkahalarla gülüyorduk. Sorulardan biri “Yaşadığınız en talihsiz olayı anlatın” idi. Düşündüm, taşındım. Bulamadım. Tamam, herkes gibi benim de yaşadığım üzücü olaylar vardı, ama en talihsiz olay diye adlandırabileceğim büyük bir olay yoktu. Şükretmem için bir neden daha diye düşünmüştüm, biraz da dalga geçer gibi yanıt vermiştim; böyle bir olay yok.

O cevabın üstünden aylar geçti. 2009 hayatımda yaşadığım en ilginç yıl oldu, bol heyecanlı fazlasıyla hareketli bir yıl. Mizanı sürekli sürekli tutulan bir yıl…

Domuz gribinden ben de nasibimi aldım. Son zamanlarda iyice zayıflayan bünyem zaten domuz gribinden etkilenmeseydi şaşardım. Yirmi beş gün boyunca kaç kere doktora gittiğimi, kaç kere serum yediğimi hatırlayamıyorum. Kollarım delik deşikti ve arkadaşlarımla şakalaşırken başıma bir iş gelse keş sanacaklar beni demiştim. Ama bir türlü iyileşme gösteremiyordum, zatürre haberlerini, ölümleri okudukça inşallah benimki de zatürreye çevirmez diye dua ediyordum. Kilo kaybı da başlamıştı ki yediklerim grip boyunca yerini hiç beğenmedi, klozeti daha çok sevdi…

En sonunda annem (şükürler olsun) gittiğimiz doktorların yetersiz olduğunu düşünüp beni komple bir kontrole götürmeye karar verdi. Babam da kızımı “0 km” yapacağım diye takılıyordu. Annem gittiğimiz her doktora son zamanlarda yaşadığım hastalıkları anlatırken bir yandan da kızıyordum ona, göğüs hastalıkları uzmanına bile böbreklerimdeki sancıları anlatıyordu…En sonunda ultrason dediler. Ultrason için beklerken grip arada bir daha çok zorluyordu beni, babama nasılsın diye sorduğunda ölüyorum demiştim. Keşke demeseydim…

Aslında anlatmak istediğim o kadar çok ayrıntı var ki… Ultrasonu çeken kişi, karnımda bir kitle hem de büyük bir kitle olduğunu söyledi. Anneme bakamadım bunu duyduğumda, çünkü göz göze gelmemizle beraber ağlardım, biliyorum. Yanlış tedavi gördüğümü hemen tomografi çekilmesi gerektiğini söyledi, iyi mi kötü mü bilemezmiş. Odada annemle baş başa kalmamızla beraber ağlamaya başladık. Annem ağlayarak babamı çağırmaya gittiğinde ben de herkesten uzak kalabileceğim yani saklanabileceğim bir köşe buldum, hıçkırıklarıma, omuzlarım sarsılmasına engel olamıyordum. Kafamdan ihtimaller geçiyordu, önce ameliyat sonra radyoterapi, kemoterapi…Saçlarım dökülecekti, son zamanlarda kestirmeye kıyamadığımdan Rapunzel misali uzattığım saçlarım…Hemen kararlar aldım, kemoterapinin saçlarımı dökmesine izin vermeyecektim; saçlarımı sıfıra vurduracaktım. Babam kadar sevdiğim bir yakınımız geldi aklıma, belirli sürelerle tedavisi için yurt dışına çıkıyordu, bazı ilaçları kargoyla yurt dışından geliyordu. Bana da getirirler dedim. Babam beni böyle görmemeli diyip elimi yüzümü yıkadım, ağlamayacaktım.

Aynı gün içinde tomografi , MR çekildi. Kısıtlı zamanda birkaç doktorun fikri alınmaya çalışıldı, hepsinin buluştuğu nokta aynıydı, iyi mi kötü mü parça alınmadan anlaşılamazdı. İçimde küçük bir cenin kadar bir kitle büyütmüştüm ve bunu farkedemeyecek kadar kendimle alakasızdım…

İnsan zor zamanlarda kaynağını bilmediği bir güç kazanıyor sanki…Ailem çok kalabalıktır benim, herkesi ayrı ayrı teselli ettim. Bazen kızıyordum sizin beni teseli etmeniz gerekiyor diyordum, ama olmuyordu; maalesef duygusal insanlarız ve sanırım kimse bana kanser kelimesini yakıştıramıyordu. Kimseyi ağlarken görmek istemediğimi söyledim, ama görmesem de anlıyordum neler olduğunu. Ailenin veletleri de yetiştirmekten geri durmuyorlardı. Kitleyi öğrendiğim andan itibaren aldığım tüm ilaçları kestim ve sanki daha iyiydim.

Ben evde yatarken ailem bir sürü doktorla görüşmüş, hasta ortalıkta yokken hemde. Kimilerinden de çok kötü şeyler duymuşlar ama bunların hiç birini benimle paylaşmadılar. Hep iyi şeyleri söylediler, süzgeç görevi gördüler.

En sonunda Türkiye’nin sayılı cerrahlarından birinde karar kılındı. En sonunda dediğime bakmayın bir haftadan kısa bir sürede oldu herşey. Ne olursa olsun acilen ameliyat olmalıydım. En son doktorumla görüştüğümde kendini ne zaman hazır hissedersen dediğinde kimse bana söz hakkı bile tanımadı. Gerçi doktorum da onları bu şekilde yönlendiriyormuş, sonradan öğrendim. Danışıklı dövüş…

Hastaneye yattığımda bile yüzümde güller açıyordu, doktorlarım , hemşireler, hasta bakıcılar hepsi hayretle bakıyorlardı… Beni zor bir ameliyat bekliyormuş bense yapılan hazırlıklar standard sanıyordum. Hepsini sonradan öğrendim. Ameliyathaneye bırakılırken bile neşeli bir hasta dendi hakkımda, herkese “görüşürüz” dedim. Bu arada ameliyattan önce de korktuğum zatürreye yakalandığımı öğrendim. Nedense kanser değilde bu beni korkutmuştu…

İnsan daha önce üzüldüğü küçük şeylere gülüyor böyle zamanlarda, her zamankinden daha çok hemde…

Kısa bir iç dökme yazısı olacaktı, çok çok uzattım, biliyorum. Ameliyatım tahmin edilenden kısa sürdü, ama kısa sürmesi bile herkesi çok korkutmuş, içimden alınan kist bir buçuk kilodan biraz fazlaymış. Narkozun etkisideyken bile gülümsüyormuşum, hastanede meşhur hasta diye adımı çıkardılar…

Şimdi ameliyattan önce olmadığım kadar duygusalım, sanırım bastırdığım duygular su yüzüne çıkıyor… Yaralarımın iyileşmesi için biraz daha yürümeliyim, bu ruhumdaki yaraları da tamir eder mi bilmiyorum. Bu arada patoloji sonucu gelmedi ama doktorlar iyi olduğunu düşünüyoruz demişler, tabii bu bana anlatılan kısmı belki de.

Kimi zaman dostlarıma bile sığınamadım içimi dökemedim onları üzmemek için ama , kalbimi kucaklarına koyduğum hafiften dostlarım oldu, onlara teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız…

2009 muhasebesi erken oldu ama idare edin artık…

 

Read Full Post »


The Empty Mask, 1928

Image via Wikipedia

Sürrealizmin en önemli temsilcilerinden biridir, René François Ghislain Magritte.

21 Kasım 1898’de Belçika’da Lessines Şehrinde bir terzi ve bir kadın şapkacısının en küçük çocuğuydu doğduğunda.

\" \"

1910 yılında ilk çizim derslerini almaya başladı. 1912 yılında annesiSambre Nehri’ne atlayarak intihar etti.

Magritte, talihsiz bir şekilde annesinin suda çıkarılışına tanık oldu, annesinin cesedinin suyun üstünde nasıl yüzdüğünü ve annesinin kafasının nasıl kıyafetleriyle örtündüğünü gördü.

Bunun etkisiyle 1927- 1928 yıllarında çizdiği Les Amants serisini çizdiği söylenir, kendisi bunu kabul etmeyip bu açıklamadan hoşlanmasa da.

\" \"

1918 yılına kadar iki sene boyunca Académie Royale des Beaux-Arts’a devam etti.

1922 yılında askerliğini tamamladıktan sonra, 1913 yılında tanışmış olduğu çocukluk aşkı Georgette Berger ile evlendi.

\" \"

Önce bir duvar kağıdı fabrikasında çalıştı burada çizimler yapıp motifler üreten Magrette, afiş ve reklam tasarımcılığı da yaptı. Daha sonra 1926 yılında Brüksel’deki Galerie la Centaure ,resim galerisi ile tam zamanlı bir anlaşma imzaladı.

1925 yılında ilk gerçek üstü resmi olan ‘Kayıp Jokey’i (Le Jockey Perdu) yaptı. 1927 yılında ilk sergisini Brüksel’de açan Magrette, bu sergide 61 adet eser sergilemiştir, ancak bu sergide ağır eleştiriler aldı. Eleştirilere dayanamayan ressam, depresyonunda etkisiyle Paris’e yerleşti. Pariste Andre Breton ile tanışır ve gerçeküstücülerin arasına girmiş oldu.

\" \"

Paris’te Edward James, gerçeküstücülüğe ve gerçeküstü akımını desteklemesinden dolayı ressama kirasız kalabileceği evini verdi ve belki de Magritte James’e olan borcunu iki eserinde ona rastlamamızı sağlayarak öder; The Principle Pleasure ve La Reproduction Interdite.

Breton ile birlikte sanatsal gelişmeleri daha yakından takip edebilmek için Paris yakınlarındaki Perreux- sur- Marne’ye taşındı. Burada bir çok gerçeküstü akımıyla ilgilinen çevreyle tanıştı.

II. Dünya savaşı sırasında,Almanya Belçika’yı işgal ederken Belçika da bulunan Magritte ile Breton arasında bir kopukluk olur, kariyerinin başındayken resimlerindeki karanlık temayı bırakmış olan Magritte bir süre sonra tekrar o karanlık ve kasvetli havayı eserlerinde hissettirecekti.

1929 yılında İspanya’ya giden ressamın gerçeküstücülerin bütün tartışma ve çalışmalarına katıldı La Revolution Surrealistedergisinin son sayısından eserleri yayınlandı.

Paris’ yerleşmeden önce sahip olduğu resim dilini 1930 yılına kadar geliştirme olanağı bulmuştur.

\" \"

1930 yılından 1940 yılına kadar olan süre ressamiçin ekonomik anlamda sıkıntılı olsa da kariyeri yükselişe geçmişti, resimleri bütün önemli gerçeküstü sergilerde görünmeye başlandı; 1936 yılında New York Julian Levy Galerisi’nde ve 1938’de arkadaşıMesens’inorganizasyonuyla Londra’da sergilendi. 1965 yılında yine Amerika’da Modern Sanat Müzesinde eserleri sergilendi.

Ressam 1967 yılında pankreas kanserinden vefat etti ve Brüksel’de ki Schaarbeek Mezarlığı’na gömüldü.

Rene Magritte’den bahsedipte İmgelerin İhaneti adlı eserinden bahsetmemek olmaz ve evet o bir pipo değildir sadece bir piponun görüntüsüdür.

Sanatçı eserlerini şöyle anlatır; “Benim resimlerim hiçbir şey anlatmayan görsel imgelerdir. Akla gizemi getirirler. Doğrusunu isterseniz, benim resimlerimi gören biri kendi kendine şu basit soruyu sorar: ‘Bunun manası ne?’ O resmin bir manası yoktur. Çünkü zaten gizem de aslında hiçbir şeydir, bilinmeyendir.”

\" \"

Read Full Post »

Older Posts »